Kasım 9, 2009 ·
Eski bir zaman diliminde (eskiyen değil) arkadaşımla birlikte motor yolculuğuna çıkmış Kaz Dağlarını keşfedelim derken kendimizi güneşin Midilli'ye doğru batmakta olduğu denize son yansımalarını bıraktığı sahilde sohbet eden insanların içinde bulmuştuk. Deniz kenarındaki zeytin ağaçlarını kendilerine gölgelik etmiş bungalow evler, keçiler, kazlar, tavuklar derken bir köy bahçesinin içine düşmüş gibiydik.
Sohbette buranın eko-koy olduğunu ve organik tarım yaptıklarını öğrendik. "Yapın tabii sizi tutan mı var!" Sonra sanırım bir alışkanlık olmaya başladı: Arada bir uğramaya başladım, değişen çehreler de hep bir kentten kaçma halini ve alternatif yaşam arayışını görmek beni şaşırtmıyordu. Tam tersi görmediğim yüzlerde nedenini sorgulama ihtiyacı hissettim. Neden belliydi: Onlar direkt köylerden, bizzat bu yaşamın içinden geliyorlardı. Yüzlerindeki şaşkınlık bu yaşamı neden tercih eder bir insanaydı. Yeni bir kent-köylü bilinci, kültürü doğuyordu ve ilk tohumları 10–15 yıldır yurdun belirli bölgelerine serpilmeye başlanmıştı ve bir motosiklet turu bilmeden bizi bir tanesinin içine atmıştı.
Kaç yıl olmuş bunu yaşayalı hesap etmeye çalışıyorum; ama işin içinden çıkmak öyle zor ki sohbetin başlangıcıyla bizleri getirdiği bu noktaya bakınca ince bir hesapla yaşımdan fazla bir zaman dilimi karşıma çıkıyor. Bunu benim mantığım almazken sizlere aktarmaktaki hesap, bilgimin yetersizliği karşısında ne yazılabilir ki. "Duyar gibiyim kelimelerin yeterince kafa karıştırırken daha fazla bulandırma yazıyı".
Çeşme maceramı yeni bitirmiş Altınoluk'a dönmüş daha sırt çantamı tam boşaltmamışken Hindistan’a yolculuk hazırlığına başlamıştım. Hindistan’daki arkadaşlarla yaptığım yazışmalarda beni bir aydan fazla bir zaman için beklediklerini belirtiyorlardı. Bense sınırladığım zaman diliminin bir ay olduğunu belirtiyor; ama oraya gelince (gidince) duruma karar veririm diyordum. Sokak çocuklarına ve sığınma evlerindeki kadınlara ilkyardım desteği ve masaj eğitimi vermem gerekiyordu.
Karşılığında ayurveda masajı eğitimi alacaktım kalan sürede. Uçak bileti fiyatları sanki üç ay içinde bir hayli artmıştı. Çeşmede kazandıklarım uçak biletlerime bile yetmemişti, yetmesini de beklemiyordum; ama o birikimlerim de birisine ihtiyaç olduğundan elden çıkarılınca gene “Hindistan bekle beni bir gün geleceğim” diyerek durumu arkadaşlara bildirdim. Bu arada İmece kendini daha geniş bir alana, İzmir Dumanlı dağ’a taşımış buradaki alanı ise yazlık eylemişti kendine. İsmail bu nedenle "Bari gidemiyorsun yaza kadar İmece’ye bak, bu kışı burada geçir" deyince. Hadi dedim öyle olsun.
Dışarıdan bakınca sadece deniz kenarında yat, kitaplarını oku, internete gir, chat yap, dinlen yeri olarak gözükenin sadece hayal olduğunu anladım. O çok kişi varken dönüşümlü yapılan bir kısa anmış meğerse. Tek başına olunca sulama yap; patlıcanları, domatesleri, biberleri topla; etrafı kontrol et; denizin kenara attıklarını, doğaya ait olmayanları topla; bunları istifle; kışa hazırlık yap; odun kes; balık yakala; çatıları kontrol et yağmurdan sonra... Derken ne kadar çok şey varmış meğer.
Bunları nasıl anlamıştım. Peki… Bir bakışta mı? Hayır, burada tek başıma Cumasız geçirdiğim (sanırım Cuma karşıma ilerleyen sürelerde çıkacak tercihim Denizin çıkması) bir aya bakarak söylüyorum. İmece’ye gelişimle birlikte havalar birden sanki daha soğumuş gibiydi. Ben de hemen odun hazırlığına başladım. Kendime bir kulübeyi yatak eyledikten sonra etraftan topladığım kütükleri kırmaya başladım ve ilk vukuatıma neden oldum. Daha odun kırmaya başladığımda ağaçtan bir parça fırladı ve zeytin ağacının üzerinde yürümekte olan ya da orada ne yapıyorduysa o işle meşgul olan, belki de beni seyreden bir zavallı dağ faresine kopan dal parçası çarptı ve fare mefta halde dalla birlikte yanıma düştü. Daha dün bir bugün iki ve ben bir dalla bir yaratığı öldürmüştüm. "Ne!” oluyoruz be" dedim. Balta kütükte. Ben fareden yirmi adım uzaklıkta bunu dediğimi fark ettim. Nasıl bu an diliminde ve hiçbir hareket yapmadan fareden bu kadar uzağa gelmiştim anımsamıyorum. Şimdi düşününce fark ettiğim adrenalin sporlarına bu da eklenebilir: Daldan fare düşürmece.
Dağ faresi dediğime bakıp da öyle ufak bir şey kimse düşünmesin. Bunlar Kaz Dağlarının fareleri ve kazlarla harbi yarışırlar irilikte. Ben gene de kazdan tarafım. Aklım başıma gelmeye başlıyor yavaş yavaş "Ee! Şimdi benden başka kimse yoktu burada ve arkadaşlar Manisa’daki yeni kurulan Eko-köye giderlerken tüm hayvanları almışlardı yanlarına kedileri, keçileri, kazları geçtim. İmece’nin Ayuskasını (köpek) da almışlardı. Yani bura farelere kalmıştı. Yani ben Fareli İmece’nin bekçisi olmuştum. Bırakın bir kavalımın olmamasını eskiden gitar çalardım onu da yıllar önce bırakmıştım ve bir enstrüman bilgisine dahi sahip değildim. Şimdi ve ben hangi çalgı ile onları en yakın ırmağa taşıyacaktım... Dal parçasıyla da bu iş çok kanlı oluyor ve iğrenç bir görüntü ortaya çıkarıyordu. Tamam, Tom ve Jerry güzel bir çizgi filmdi; ama o sadece ekranda Jerry’den hoşlanma anıydı. Şimdi bu canlı Jerrylerin Tom’u olmak bana düşmeyeceğine göre acil yeni bir Tom, hatta Tomlar bulmam gerekti. Bu kolaydı.(Şimdi itiraf ediyorum ne kadar yanılmışım kolaydı derken).
Yazlıkçılar her geldiklerinde kentteki köpek ve kedilerini de yanında getiriyorlar ya orada yalnız bırakmamak adına ya da çocuklarına arkadaş olsun diye gelirken bir hayvan dükkânına uğrayarak bir hayvan alıyorlardı veya en kötü senaryo da bu yazlıkta komşularına hava atmak için. Deniz sezonunu bitirip giderken de bunlar sokaklara terk ediliyordu. Ondan dolayıdır ki Akçay, Zeytinli, Altınoluk, Ören sokakları hep cins kedi ve köpeklerin barınağı olmuş durumda. Biz de ailece kendi adımıza sitemizin sokağındaki bir köpeği bahçemize kendilerini konuk etmiş on bir kediyi -bazen bu sekize de düşüyor- nasılsa besliyorduk. Arkadaşımdan onun kedi taşıma çantasını alır ve bunlardan birkaçını buraya getiririm diye düşündüm. Eve götürüp çantayı babama bıraktım. Ama üç gün sonra dahi bir tek kedi bahçeye gelmemişti. Çantayı götürdüğüm günden itibaren kediler ortadan yok olmuşlardı. Babam ve annem dahil herkes şaştı bu duruma. Her gün bizi seslerinden mahrum bırakmayan kediler yok olmuştu. Taşınacaklarını anladılar ondan dedik ve haklıydık da. Çantayı evden aldığım gün hepsi geri geldiler ve yaşamlarına devam ediyorlar. Böyle olmayacaktı. Bir çözüm olmalıydı. Geceleri kulübemin üstünde gezen tıkırtı ve İmece’nin salon kısmına gittiğimde bana "Bu gece nasılsın" bakışlı arkadaşlarla karşılaşmak hoş olmuyordu. Komik olan bağırınca kaçmıyorlar da. Ve çözümü gene kedi çantasını aldığım arkadaşım verdi: " Kötü Kedi Şerafettin’in" bir kopyası olan erkek bir kedisi vardı. Bunu al dedi ve bana verdi. Mutluluğumu anlatamam, fareler hala salondaki direkler üzerinde volta atarken kediyi getirdim ve salona koydum, olmaz böyle bir şey. Kedi alana geldiğinden itibaren bir tek fare kalmadı. Fareler alanı terk ettiler, yoklar hala. Kedim geldiği ikinci gün burayı gezmeye gelen bir meraklının, daha kedinin buraya alışmasına fırsat vermeden salon kapısını açmasıyla kaçtı gitti. Ama kedinin kokusu mudur nedir bilmiyorum, fareler alanı terk etmişti...
Bir de kulübemin yanındaki zeytin ağacının dibini kendine yuva yapmış gelinciğim var. Bu da iyi bir avcı. Tavuk ve civcivlerin olmamasından bahçedeki farelere yönelmiş durumda. Bu da işime geliyor. Bir de ufak yılanım var. Bazen bahçede ayağımın altında dolanıyor, geçen bir arkadaşla msn’den görüntülü sohbet ederken ona da gösterdim. Bahçede peşinden on dakika gezerek dolaştık. Arkadaşım Ankara'da oturduğu yerden belgesel izledi canlı yayında :)Yağmur yağdığı geceler ilginç oluyor. National Geographic’den bir programın ortasında yaşar buluyorum kendimi. Kurbağalar, sıçrayan balıklar, gece parlayan gözlerle ortada dolanan baykuşlar ve sincaplar… Gündüz onları seyretmek hele bazı sabahlar Midilli’ye yön verip kurduğum masada kahvaltı ederken yunusları görmek de ayrı keyif oluyor. Martıları, karabatakları saymıyorum bile. Yağmur ve fırtınayla zeytinlerin dökülüşü hüzün veriyor bir tek. Kahverengi toprak üzerinde yeşilden siyaha dönüşen hallerini, o simsiyah renklerine toprağın kahverengi çamur lekelerinin bulanışını görmek bir hüzün yaratıyor; ama tek başıma olunca yapacak bir şey kalmıyor. Hüzünü sofraya servis edip zeytinyağı limon ekmekle yemekten başka...
Uzun zamandır bir köpek lazım buraya seslenişindeydim. O da bu gün gerçek oldu. Sanırım bir sokak köpeği. Önce dolandı etrafımda, sonra "gel be" dedim bir lokma ekmek verdim. Aa, geldi. Simdi birbirimize alışma aşamasındayız. Bakalım beğenirse kalacak sanırım, bir de etrafta dolanan siyah bir kedi var. Bilirim kedi yeri benimser. Bir kap yaptım oraya. Her gün bir şeyler koyuyorum. Bugün onun da yanına kadar yaklaştım; ama mesafeyi koruyor. Aramızda şimdilik 4 metre anlaşması var gibi, bunu asamadık hala. Ördek soba tabir edilen sobamı yaktım. Şimdi üstündeki çaydanlıkta su kaynatmaya çalışıyorum. Çayı da demledim mi bu yazı da bitmiş olacak. Siz yazıyı okurken anlayın ben çayımı yudumluyorum...
Eylül 17, 2009 ·
"Sanırım ta başa dönmek gerek"li anlatım cümleleri ile yaşamı kopyalarsak protein ömür başlangıçlarımıza göndermeli bir edebiyatın ana sayfasını aralamamız gerekecek; gelin ben böyle yapmayayım da masöz arkadaşım Zübeyde ablanın (ben ona benden ay olarak büyük olduğundan abla derim) "burda masöre ihtiyacımız var gelir misin"i üzerine "bura" nın nere olduğu üzerine kısa bir sohbetle olur bakarım dedim ve baktımda. Baktımda ile nereden nereye gittiğime ve orda yaşadıklarıma ilişkin kimseyi sıkmadan yarı kronolojik bir yazı yazayım.
Telefon gelmeden birkaç gün öncesine dönersek: İş diye girdiğim bir yerden (patron iyi ama sevgilisi bo..tan dı) patronun sevgilisinin kıskançlığı ve salaklığı yüzünden işten beş kuruş almadan ayrılınca parasız kalmıştım; en kötüsü bu bana gene hayatın darbesi gibi gelmişti. Hayat darbe vurmasa da gene boş yere hayatı, yaşamı benden haberi olmayan ne kadar salak insan varsa onları kendime katıp suçlamıştım. Bu durumların bendeki insanlara küskünlük durumunu yenmemin en kolay yolu bir yerlere gitmekti.Ama işten para almadan ayrılmıştım. Kızınca almam gereken parayı da almadan işten çıkmıştım,bu durumda nereye gidecektim...Biraz araştırma yapınca bayağı ucuza istediğim bir yere gidebileceğimi farkettim,yada tamam itiraf bazı dostlarım fark etmemi sağladılar . Hindistan. Bana düşen artık cüzi miktarda bir şekil (o şekil nedense hep eşşek gibi çalışma olarak bana yansır ama neyse) yol parası kazanmaya bakmaktı..
Hindistana gitme planımı hayata geçirmeye çalıştığım anda geldi telefon ve ben açtım... "Burda masöre ihtiyacımız var ama fazla para kazanamazsın deniyordu % 10 kadar ."sigorta -yok,yatacak yer-yokla var arası ,yemek akşam yersin sabah ,öğleni ise bir biçimde hallediyoruz "dendi (bu bir biçim gidince anladım olmayan bir biçimdi:)) dedim dur ya bu eğlenceli olacak gideyim .Dedim "geliyorum da bura nere?"
Çeşme'ye böylece gitmeye karar verdim.
Elime geçen eşyalarımı kabaca tasnifleyip arabanın bagajına doldurdum ve sabah erkenden Temmuz 'da yola çıktım. Oraya! vardığımda havuzun başında yürüyen Zübeye'yi gördüm ve merhabalaşıp patronunun yanına, masaj odalarına doğru yola çıktık. İki metre yürüdükten sonra masaj odasının yanındaydık. Belediyeden burayı beş yıllığına 21 000'e kiraladığını ve burayı yaklaşık 18 yıldır işlettiğini ifade eden Kürt kardeşimiz Emin'le tanıştım. Buralara sadece para kazanmak ve ailesine bakmak , yaşam sürmek için geldiğinden olsa gerek "sıkı" pazarlıkçıydı. Deneme amaçlı diyerek masajını bedavaya getirişine gülüp reddetmek yerine" dur ya macera beni nereye sürükleyecek hadi bakalım "diyerek masaja başladık. (denenmeye ihtiyacı olmayan bir masör de olsam bilerek göz yumdum:))
Kalmam gereken alan olarak gösterilen yer masaj odasının kendisiydi ; eskiden kapalı küçük havuz odaları olan bu yer üstüne tahtalar konularak kapatılmış, halı diye ufak parçalı yer kaplamalarıyla örtülmüş ve hala altında kaplıca suyu olan bu alan NEYE UYGUNDU BİLEMİYORUM AMA kesinlikle benim yatmama uygun değildi. Bu nedenle bende uyku alanımı yarattım. Kaldığım sürede uyku tulumumu şezlongları yatak yaparak havuzun başında açık alanda bir süre sonra bu da akrepler , ulu orta dolaşan beyaza yakın renkli- gri fareler (ufak ve zararsız ) ve çeşmenin dinmez rüzgarları yüzünden çekilmez olunca arabamı yatak eyleyerek sürdürdüm.
Etrafı gezerken gördüğüm çevredeki balıkçı lokantalarının yanındaki çöp yığınlarına ilişkin, çamur banyosunun hemen aşağısındaki köprünün altındaki denizi örten kirliliği, pet şişe türbesine dönüşmüş alanı ve denizine girdiğimdeki su altı kirliliğini görünce bunun nedenini ister istemez sorgulamaya başladım ve belediyenin burayı kesinlikle kâr etmesin diye özellikle bakımsız bıraktığı söylentilerine başta "olmazladım"ama bunu söyleyenlerin sayısı onları bulunca ve bu kişilerde Çeşme'de öyle basit kişiler olmayınca bir de belediye başkanını tanıyınca " neden olmasın " dedim.
Kendini hala garnizonunda halktan ayrık sanan bir emekli subaydı belediye başkanı ; sessiz gelip masajını oluyor ,bir melemen yiyip sessizce gidiyordu.Bir kere olsun bir çalışanla,bir tek turistle ,misafirle sohbetine tanık olmadım orda kaldığım üç ay boyunca.
Denizi girilmez değil; ama önermeyeceğim bir dalyan . Denizi kirli . Kaplıca suyu sodyum ağırlıklı olduğundan kas yorgunluklarına ve spor sonrası dinlenmek için bire. Bu nedenle çekim merkezi olmuş. Özellikle de Alaçatı ve Ilıca plajında sörf yapanların sörf sonrası uğrak yeri.
En güzeli de belediyenin yerle zıt bir uyumsuzlukla harika insanları buraya doldurmuş olmasındaydı. Aşcısı Orhan usta o malzemelerle o kadar lezzeti nasıl yaratıyordu anlamak imkansız.En değme lokantalarda bu kadar lezzetli yemeği yapan çıkmazdı ve soğuk mezelerde aşcı yardımcısı Mesut ustaya ne demeli ruhu gibi düzenli bir insan.Ve sanırım en önemlisi tüm misafirlerin ismini ezbere bildiği ve havuzun kenarına geldiğinde gözlerin aradığı otelin en çok çalışanı Kalender; bir atmaca gibi müşterileri süzüşü, şezlongları gözleyerek en ufak bir hırsızlığa dahi fırsat vermemesi ve en önemlisi o koşullarda dahi yaptığı temizlik gece birlerde bile havuzu iyice temizlemeden gitmeyişi... 18 saatllik çalışmasına tanık olmak bazılarının yol geçen hanı bellediği bu yerde sıkı çalışanların olması harika ve burayı çekilir kılan bir melhemdi.
Her daim olduğu gibi macera beni çağırıyordu ; baştan anlaştığım süre fazlasıyla bitmişti ve ben sadece verdiği sözlerin takipcisi masör olarak yeni yolculuklara kendimi konuk ettirmek için Çeşme'den ayrıldım.
Çeşme'den Bende Kalanlar

Alaçatı gecelerine bir eyvallah:)
Çeşme kalesinden bir bakış
ve
her yolculukta bana kalan o güzel anıların bütününü oluşturan insanlar.Beni bir gün gene üzeceklerini bilmeme rağmen insanlara yanaşmıştım ve sanırım ısınmıştım:)
Temmuz 5, 2008 ·
SAKIZLI KAHVE
“-Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin ?”
Bülbülün ötüşü yarı açık pencereden net gelmiyordu; pencereyi aralamak için ayağa kalktığımda daha önceleri hiç bülbül sesi duymamış olduğumu fark ettim.O zaman ne diye bu sesi bülbül diye tanımlamıştım ? belki bülbül değildi ,neler olmadığını biliyordum oysa karga,serçe,ördek, tavuz kuşu , martı, deve kuşu değildi.Olmadıklarını bilmek en azından ne olduğunu bilmemenin ağırlığını hafifletiyordu. Kanaryada değildi , muhabbet kuşu da değildi, puhu olmadığını da biliyordum . Seçenekler azaldıkça bilmesem bile ne sesi olabilirliğine ilişkin tahminlerimin doğruluk oranı artıyordu ama emin olmak için yetersizdi bu da.
Doğanın taşıdığı bir ses değildi bunu da biliyordum; kafese kapatılmış , doğaya ait olmayacak kadar yanık bir sesti.Yapılarla sıkıştırılmış ruhuma bir ufak ışıltı veren ses tutsak bir sesti içimi acıttı bunu düşündüğümde.
“Benin sorununda işte tamda bu”
Anı yaşayamayacak kadar kendi acılarıma dönük yaşıyordum yaşamı,belki boşanamamama , önündeki engellere takılıp düşmelerime de bu bakışım neden oluyordu. Her karar verdiğimde “ bu son olacak” diyorum kendime bu gecede olduğu gibi ama bir bülbül sesi / beklide değil / gelip beni gene tökezletebiliyor.
“Ya değilse”
Aldığım kararların doğruluğunu her ne kadar sorgulamıyorum desem de yaşamda tekken aldığım (şimdi yanlış gelen bu karar) o tekliği ikiliğe devşirme kararından sonra bırakamadığım sigaram gibi beni kendine bağımlı kılan dört çocukla birlikte eş olarak seçtiğimde mi bağımlılığım oldu;Belki de koruyucum; Durmadan sorguluyorum kararlarımı.
Karar: alınmış, yaşama geçirilmesi beklenen sonuç;Ama her an işte durmadan yeni kararlara çıkan kapılar açıyor önüme .Bitmeyen düşler zincirinde kayboluyorum. Düş olduğunu bildiğim ama asla uyanamadığım düşümün ortasındayım uyanık halimle…
Pencereyi açtığımda içeri dolan sesin arka bahçeden geldiğini fark ediyorum ‘kafesinden kaçmış bülbül’ diye tanımlıyorum artık onu .Bu sesin sahibinin neyle tanımlandığını bilmiyorum ama o ses benim için artık ‘kafesinden kaçmış bülbül’ . ‘Kafesinden kaçmış bülbül’ sesiyle birlikte içeri yeni söndürülmüş balkon sefası, kızgınlıkla yarıda kesilmiş sevişme ; üst katta ki öğrencilerin yaptığı çubuk makarna kokusu içeri doldu. Birde gecenin rengini sabaha doğru açan sakızlı kahve kokusu.
Bu koku her zaman salaş bir kahvede içilen sevişme tadında kahveleri anımsatır bana : Az kahve, az aşk, az hüzün ,az dokunmanın keyfi,az bilgece bir yaşam bakışı,az entellektüelizm, az isyana ramak kalmış kinli bakış, az yaralı bir yaşanmışlıklar….
“Sakızlı Kahvenin içme sürecine bir ömrü sığdırabilirsin istersen” demişti bir arkadaşım;gülüp senin tuzun kuru sen daha çok şeyde sığdırırsın istesen o hüplettiğin fincanın içine diye düşünmüştüm. Kararlarımın durmadan karşıma çıkışı gibi inkar ettiklerim de karşıma kabul edilir olarak çıkıp duruyor.
İşte şimdi olduğu gibi ufak ayrıntılar kaçış alanım oluyor kendimle boğuluyorken dışardan bir ses dahi boğulma anıma dair kaçamaklarım olabiliyor.Kendimi sorgulamaktan yada sorunumu çözmekten korkuyorum belki de.
“Belki de”
Ne kadar benden ayrık bir cümle “belki de”,” bizzat o” diyemiyorum,düşüncelerimi dahi analizlerde kendime yabancılaşıyorum.Bu “benim sorunum değil” kaçış anı hiç değil kendime ait olanı bile kendimden ayrık ele almamın örneği.
Düşlerime sığınıyorum, basit formüllere: yeni bir ev , iş, bol para , birden ortadan kaybolan eski eş veya birden kapıda belirip onca sorun dediğimi yitik yıllarımı bana yaşanmamışlıklarımla, özlemlerimle geri verecek sihirli değnek sahibini bekliyorum.
Kaçmak istediğim ; durmadan bana kendime küstürten , beni sadece statükosunun aracı gören ve sevdiğinden her an şüphe duyduğum, bir kez olsun ben istedim diye benle sevişmeyen ,beni kendine boşalım aleti yapan bu adam değil; Kaçmak istediğim tanımlayamadığım bülbül sesi, birde istedikçe içemediğim sakızlı kahve tadı olabilir mi ?
İnsan yaşadıklarından mı kaçar yoksa yaşamadıklarından mı? Yada aradığına itilme anı mıdır kaçış?
Peki dün yalnızlığını birden kesintiye uğrattığın, kendine ortak kıldığın kişiyi yanında sadece bir süre damızlık olarak taşımak mıydı tüm amacın. Şimdi ne de rahat böyle düşünebiliyordum ama dün en ufak ona gelecek söz için gözler oyabilirdim . Dört çocuğu başkasından arzulamamıştım genetik kodlamalarım bile onu arzulamış doğru olanı o belirlemişken beni ondan uzaklaştırıp bu noktaya itenler nelerdi.Bu neler mi bahanem olacak peki,sevgiyi yitirmem asıl etmen olamaz mıydı, belkide genetik sonuçları almış misyonumu tamamlamıştım.
Seçen bendim; seçilen olarak maskelenmiş bir yüzle seçmiştim gelecek tohumlarımı yumurtalarıma konuk edeceğimi belirlemiş spermlerini almış yeter sayıda varlığı geleceğe salmış döllemiştim yumurtalarımı, her biri sağlıklı bireyler olarak yaşama akmışlarken kendime ne yaptığımı mı düşünmeye başlıyorum .
“Doğa için yaşadım ben, kendimi yaşayamadım” mı yeni bahanemdi; bunu mu kendime söyleyecektim.Ucuz gazetelerin köşe yazarıyım sanki inanmadığım okuduğumda dahi ikna olmayacağım gerekçelere boğuyorum kendimi.
“Yasalar hazırlanırken bana sorulmadı” diye “yasa tanımaz “ mı olmalıyım.Bunu şimdi kendime neden dedim, ne ilgisi var tüm bunların bülbülün sesini duymak için pencereyi açtığımda içeri dolanlarla yada bülbülle ne ilgisi var ,boşanma çabamla da ilgili olmadığını biliyorum.
Dahil edilmemişliğimi mi ,bilinçsizliğimi mi bahane edecektim şimdi ayrılık gerekçeme ama ben ayrılık kararımı sorgulamaya ne zaman geçmiştim . Ne yapmalıyım ayrılma sürecinde ve sonrasında kafamı kurcalarken ayrılığa gerekçe bulma çabam nerden çıktı şimdi. Beklide tüm sorunum bu ben ayrılmak istemiyorum. Korkularım mı buna engel dışarının çirkinliklerine daha mı bir katlanılır içerisi.Alternatifin kendisi koca bir kabussa damızlık neden bırakılır damızlık süreci bittiği için mi? ” Aşk” bittiyse bunun gerekçesi oluşturulamaz mı?
“Ama biz bunu sevgiye dönüştürdük”
Ucuz köşe yazarları gibiyim daha iyiyi aramıyorum köşedeki bakkala kendimi tanıtmayı zafer sayıyorum .Ben kendimin köşe yazarıyım ,yaşama sığınmış kentin dört yapraklı gazetesinde köşedeki bakkala kendini bir şey sandırma telaşlı gazeteciyim.
47 yılı bir masa başında oturarak ta geçirebilirdim ,kızgınlığımı mutfakla- yatak odasına yüklemem neden .Kaç gündür bunu da düşünüyorum. Dört yıldır kendimi sadece mutfağa mahkum edip yatak odasına hayır diyebilmek için topladığım cesaretimin beni getirdiği yer mutfak olmuştu ; aslında serbest dolaşım alanlarımın bir kalesini bırakmış sadece mutfağı direniş kalesi seçmiştim.43 yaşıma kadar uğradığım tecavüz değil de neydi son çocuktan bugüne damızlığımdan ayrılma süreci başlamışken hiçbir zaman kendi rızamla sevişmiyor olmamı hangi yasa tecavüz olarak tanım dışı bırakabilir. Buydu demek ki beni “Yasalar Hazırlanırken Bana Sorulmadı” düşüncesine götüren. Tecavüzü erkek egemen bir anlayış mı tanımlayacak ve bunun üzerinden acılarım mı hafifleyecekti.
Korkularımı kahve azaltabilecek mi bilmiyorum ama canım müthiş sakızlı kahve içmek istiyor salaş bir köşede verdiği tüm imgeleri yaşayarak…Belkide sadece bu boşanmamın gerekçesi illa bir gerekçe olacaksa .
Güray Yalıncak www.gurayyalincak.com
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Nisan 7, 2008 ·
DOKUNMAK
Kadırga koyuna doğru giderken ,ağaçların arasından kendine yol açarak denize akan rüzgarı motorumla kesiyorum.İnce bir çığlık kalıyor geride; her akımı yardığımda içimde ince bir sızıyla motorumun tekerleklerine yaklaşıyorum; gittikçe.Bedenimle bütünleşmiş bir ağırlık var arkamda,rüzgarın çığlıklarını duyuyor olmalı diyorum, ürperiyorum utancımdan;belimden aşağı inen sıcaklık kasıklarımın arasında yok olup, içe doğru yayılıyor.Kor bir ışığın izinden aydınlanıyor yollar .Gözlerimden çıkan aleve yenik düşsem Assos’tan Midilli’ye uzanan bir köprü olacak yatağım, mavi çarşafla bezeli.
Köpek havlamaları zeytin ağaçlarının arkalarında yapılar oluğunu gösteriyor.Yoldan ne kadar dikkatimi almamaya çalışsam da köpekler hep bir ürperti katıyor bu anlarıma aklımın bir köşesinde kaçma var,bir köşesinde yumru,yumru gözleriyle doğum anları.Ani bir karartı geçiyor önümden ön fren diski ve arka frene diski yanık bir koku bırakıyor.Sarsılıyor motor.
“Geldik mi?”
“Henüz değil,uyuyor muydun?”
“Dalmışım”
Sol Yanımda kalan bacağını okşuyorum, kendimi az geriye kaydırıyorum göğüslerini ve bacaklarının sıcağını hissetmek için.Ani frenle üzerime binen o sıcaklığı seviyorum .Uykusuz ve yol bu kadar karanlık olmasa her dakikada bir ani fren yapacağım.Ani Frenleri ve kasislere sert dalmayı seviyorum arkamdaysa eğer.
Uzanıp Şişe yerinde mi diye sırt çantasına dokunmak istiyorum kendisine sarılmak istediğimi sanıp sıkıca kucaklıyor.Koltuk altlarımda kalan kollarını sıkıyorum pazılarımla sıcak gevşek deli bir vücut motorumla bütünleşmiş oynuyor sanki altımda şu an. Kaskımı kaskına çarpıyorum öper gibi.Anlıyor gülümsüyor.Gülüşü denizde bir ışıltıya neden oluyor,yol kıvrılıyor.
Karşı adada bir yerlerde kesin bir dostun anıları vurdu bu gülüşe diyorum,içimden geçen ürperti rüzgarın çığlıkları mı.Biberiye,defne ,zeytinyağı kokuları genzimden kayıyor,motor yolda.Bir yerlerde sabun yapıyorlar diyorum ,kollarını iyice dolayıp sarılıyor.Bir şey dediğimi duydu belki ama anlamadı gecenin sessizliğini bir motorun sesi birde rüzgarın çığlıkları bölüyor.Uyuyor olmalı.
Sahil yoluna ince bir yolla giriliyor ve dik bir rampa karşılıyor sizi,vitesi küçültüyorum elim debriyajda yumuşatıyorum iyice,sarsılsın istemiyorum.İkinci vitesle düzlüğe geldiğimde hava birden değişiyor ciğerlere basınçla doluyor oksijen,yol genişliyor deli bir denizin kıyıyı dövüşü ve olabildiğine açık kumsal karşılıyor .Uzakta tek bir kulübenin ışığı yanıyor kapısında “bir milyoncukcu ”ulardan alınma üstüne ejderha resmi olan ışıklı sepet asılı kırmızı fener gibi yanıyor.Dost Kapıda bizi bekliyor.Mavi gözleri farda daha bir ortaya çıkıyor.Havlıyor koşmak gelmek için zinciri zorluyor.Dostun sesiyle nerdeyse atlayacak arkamdan .
“Aaa! Dost bizi bekliyor”
Hayvanlara insanların en benzer noktaları bu olsa gerek temas kurma özlemi.
Dostun sesinin ardından kulübeden bir ışık yanıyor;
“Ne var kızım ne oldu bekle geliyorum”
Akşamdan yüklendiği efkarları kapının sütununa dayadığı koluna yüklemiş bize bakarken ,motorun durmasına fırsat tanımadan arkadan ilk inen gene o oldu.
“canım ,köpekçiğim benim”
Kollarını dostun boynuna dolayınca kaskın hala kafada olmasına şaşkın bakış atışı ile farda beliren yüze bakıyorum ,yolun yorgunluğu ve yılların getirdikleri göz altlarına ince bir dilim gibi dizili duruyor.
“acil göz altı masajı yapmalıyım diye düşünüyorum”.her dokunuşumda bedenine daha bir yaklaşma isteği duymuşluklarım aklıma geliyor içimden gene o kor geçiyor.
“naber dostum “
diyorum kapıya yaslı elin sahibine.
“Ne o rüyanızda mı? Gördünüz len Kadırga koyunu”
“Uyuyabilsek göreceğiz ama nerde aha bırakmadı ki dostu özlemiş”
“Ne o geceyi sırtlamışsın gene”
“deme ya akşam bir şiir düştü uyutmadı,az önce denizin sesine yenik düştüm,oğlum bu kız hadi manyak bu fırtınada ne motoru bu saatte “
Doğru ya saati o dakika fark ediyorum daha güneşin doğmasına 2 saat var.
“şişe yerindedir umarım” iç sesimi dışarıdan dillendirmiş olmlalıyım.
“hadi oğlum ya Çiftliğindir o şimdi şarabımı dur peynir çıkarayım sabah kahvaltısına ne kaldıki bak açıldım şimdi”
“hemde ‘Boğa Kanı’ bu”
“deliler ya”
“bir merhaba de”
“itle oynayacağına deseydin, bana değil ona sarıldın ilk”
“aman ya sizde”
“hadi kızım getir … akıllı kızım benim”
Az önce arkamda mayışık oturan o değil sanki denize doğru Dostla koşuşuna bakıyorum ,ufak bir dal parçasının getirdiği bir mutluluk mu yoksa dokundukça çoğalan bir özlemeliğin getirisi mi bu.Peki dokunmayı besleyen ayrılıkların kendisiyse ayrılıklar çok mu kötü.
“çekim yasası bu”
deniz alıp getiriyor sesini,nerde olsa duyacak içimdeki sesleri ve illa yanıt verecek.
“dokunmanın çekim yasası “diyorum.Rüzgara karşı bağırarak tekrarlıyorum sesimin ulaşmadığını bilerek
“dokunmanın çekim yasası”
peynir,domates,kaz dağlarının kekikleri ve zeytin yağından bir karışım, ince dilimlenmiş köy ekmeği,kırmızı şarap,sofraya serili sabaha doğru sıcak, sıcak hazırlanmış bir şiir ve dokundukça çoğalan bir özlemle oturuyorum sofraya .Dizlerime kurulu başını okşuyorum , o dizine yatmış dostu okşuyor,şairin kibar çocuğu bizlere bakıp gülümsüyor son odununu şömineye atarken.
“siz dokunun birbirinize ben odun getirecem”
Ocak 23, 2008 ·
Bugün Antalya’da son günüm. İzmir den sonra ayrılırken otobüsün penceresinden her barındırdığına kardeşimmiş gibi bakıp hüzünlendiğim ikinci şehir.Bugün seni terk edeceğim.
Serbest Bildiriler günü bugün ,dün hızlı bir anlatımla dersler sonlandırılmıştı.“Turizm ve Sağlık Pazarında SPA ve Wellness Pazarlaması Konuşmasına kendimi kaptırmışken yan taraftan kürsüye yürüyen yüzü tanır gibi oluyorum ama yoğunluğum konuşmacıda. Kürsüye hakim olan ses şimdi İlkay Orhan Hocamın sesiydi Demans tedavisine ilişkin serbest bildiri okuyordu. Kürsüye çıktığında tanıyabildim 3 yıl olmuş en son gördüğümden beri. Yanımdaki koltuğa birinin oturduğunu görünce döndüğümde Akdeniz Üniversitesinden Özgür Özdemir hocamı ardından Özgür Nalbant Hocamı gördüm. Her biri bence kongreye damgasını vuran somut çalışmalarla gelmişler ve iyide hazırlanmışlardı. Kongredeki o hadi bitirelim çabuk zaman yok havası olmasa daha bir verimli sunumlar yapacaklardı diye düşündüm.Yüreklerini ellerine almışlardı, gene o geleceğe yatırım yapan hallerinde (geleceklerine değil) çaba sarf ediyorlardı.Temeli atmışlardı.
Vedalaşmaları sevmediğimden öğlen kongre kapanır kapanmaz kısa öpüşmelerle kaçar adım çıktım The Marmara Otelden. Almanya’da Spa Wellness Eğitmeni olan Arkadaşım İsmail’i bile görmeden.
Pansiyon Sahibi Kemal Beyi beni bekler buldum , fuara bu sefer beraber gidelim otobüsünün kalkma saatine kadar dolaşalım dedi. Antalya trafiğine alışamadığım kent sıfatını da ekletti kendine üç ayrı yol güzergahı aynı hat üzerinde ve araçlar nerden nasıl çıkıyor sürücüler yolları nasıl karıştırmıyor .İçinden çıkabileceğim bir denklem değil benim.Fuarı daha bir detaylı bol sohbetli gezdik nerdeyse her stantda mola verdik.Yükümüzü ağırlaştırdık. Broşürler, kartvizitler….Ne çok lerler yükledik kendimize .
Antalya içinde barındırdıklarına mı yoksa sana mı ağıt yakmalıyım bilemiyorum ama nedense sende hüzün var.Sen beni kanatıyorsun.
Ben otobüse bindim ,Kemal bey torunuyla kızını evlerine götürmek için arabasına bindi yol duruyordu,Antalya kaldırım taşları sökülmüş, yolları deşilmiş uyuyordu.
Geri
Yorum (1)
Yorum yaz!
Ocak 22, 2008 ·
Elinde havalı tüfekle bir adam ilkokulun orda ağaçlara bakıyordu,hele ki ortalık çocuk kaynarken tedirgin olurum böyle atmosferlerden :”hayırdır umarım kuşlara yönelik bir girişim değil yaptığınız” dedim .Sanki ben aksi bir şey söylemişim gibi “ ağaçta kuşlar varda onları vuracam dedi”.Buna mı emanet edildi şimdi çocukların servis sürücülüğü diyerek çocukları inanç ve inançsızlık yapısı ayrımına tabi tutmadan koruyanlarına havale edip kanayan vicdanla (ah tırsak yüreğim nede ürkek oldu şimdi) sağ taraftaki otellere bakarak yürümeme devam ettim. Sol tarafta ki binalardan birinin ikinci katındaki açık pencereden uzanan bir kafa flüt çalıyordu, hoş bir ezgisi vardı .Az önceki kötü ruh halimi atmak için olmalı “bir nota eksik çaldın dedim” flüt sustu, gülüşme sesleri geldi;flüt devam etti .
Sarı saçları, uzun boyuyla okulumuzun en delikanlı kızlarındandı Behice, yıl 1985 olmalı. Bulgar şivesiyle bir şiir dizesi döktürürdü benim falezlerden denizi emerek yürüyüşüme ne der di yi düşündüm .
“Yaşamak o senin saçlarını Akşamlardan akşamlara alıp götüren sudur
Yaşamak bir çocuğun oyuncaksız uykusudur” mu derdi yoksa gene Afşar Timuçin’in aynı şiirinin dizelerinden en beğendiğime denk düşen ve beni bir ömür tamamlayan dize diye tanımlayabileceğim (her tanımlatıcı aslında o şiiri birazda kendine yazmışta olsa okur sahiplendikçe onun için yazılmıştır birazda ) .
“Kendini çorak toprakta ölümlere adayarak
Yaşamak sürüklemektir düşlerin tortusunu” mu derdi acep. Sürüklenen itirazlarımı bacaklarımın arasına alıp düşlerime sarmallarken kendimi kongre salonunun kapısında buldum.
Ve Çakışmayacak denilipte çakışan kongre konuşmaları,dersler , hızlandırılmış bir program atmosferinde katlar arası koşmacalarla günü sonlandırdığımda aklımda kalanlar : Bali’li kızların egzotik görüntülerinden kendimi alıp açılmış standlara baktığımda Masaj ve Doğal Terapiler Dernek başkanı Nihat Ayçeman Hocamı gördüğüm ; iç içe geçen kovalamaktan yorulduğum derslerin notları;Çin tıbbı ve Akupunktur, Fangoterapi, Aromaterapi, Reiki derken bir ara ekstra olan ve dördüncü katta verildiğini duyduğum Londra Refleksoterapi Okulu Direktörü Michel Keet in dersine göz atmaya karar verip, nasıl olduğunu anlamadan dersin içinde kendimi buluşum kaldı.
19 ocak 2008 ders aldığımız alanla kongre alanı akşam Işın Karaca’nın da yer alacağı gala gecesi için hazırlanacak ve "zaman sınırlı öğlen sonrası dersleri 4.kata taşıyın " fısıltılarıyla başladı.Dersler bu kadar zevkli, kongre bu kadar dolu olmasa sevinecektim nerdeyse çakışan yetişemediğim derslere. Kızmalarımın haksızlığa uğramış isyanımı Doç. Dr. Rumi Çelebi Hocama anlatamamışlığıma mı yanmalıydım yoksa kongreyi düzenleyenlerin Akademisyen olmalarının mazereti kabul etmemin önünde engel olduğunu nasıl anlatamadığıma mı yanmalıyım.İçinde olduğum sektörün ,kaplıcaların gün geçtikce gelişmek yerine bir çıkmaza doğru girdiğini görenin sadece ben olmadığımın farkına varmış olmak sevindirici olmakla birlikte ,çözümü noktasındaki atılımların kongre boyutu tartışmalarına, yeterince ;derslerle çakıştığı için katılamadığımın kızgınlığını kime aktarmalıydım.Romanya da veya benzer ülkelerde bir damlası dahi kaplıca sularının ziyan edilmez geri dönüştürülürken bizde logarlara pervasızca atılışlarına tanık olmak ve bunun için üretilebilecek çözümlere (ah gene o durmadan teori üreten beynimin oyunu) katkı sunamamanın sancısının utanca dönüşen boyutunu nasıl aktarmalıydım.Aktaramadım,anlatamadım.Çok meşkullerdi. SPA Awards Töreni yapıldı,ödüller verildi,ödül almayan masa kalmadı ,yemekler yendi, Işıl Karaca dinlendi. Antalya güzelliğinin başına bela olduğunu bilmişleyin durmadan yüzünü tırmalayan küskün kentim benim uyuyordu. Doğu Garajının çirkin yapısını ortadan kaldırmış yeni bir çirkinlikle kaldırım taşları caddelerine yayılmış olarak.Kum yığıntıları her mahallenin yastığıydı.
Devam
Geri
Yorum (1)
Yorum yaz!
Ocak 22, 2008 ·
Kongre ve spa wellness eğitim salonlarının 3 katta olduğu söylendi program çizelgemizi de elimize alarak aşağı indik (ben ve 1. spa wellnes kongresi mağdurları) .
Henüz daha hazırlıklar yapılıyordu Gaziden gelen öğrenciler coşku ile hazırlanıyor ama ne yapmaları gerektiğine ilişkin bilgilerinin olmadığını katılımcımı yoksa organizasyonda görevli miyim ben neyim hallerini gözlerinden atamamış telaşlı ürkek bakışlarını etrafta gezdiriyorlardı.Kendilerini de.
Sağ tarafta siyah bir panonun üstünde dragon işaretini görünce o tarafa yanaştım .Bu karmaşa ve ne yapacağını bilmeme halindeki onca insana rağmen organize olmuş birilerini görmek işte dragonun gücü dedirtti bir kere daha bana.Aldırış etmeyin derim Sungate Port Royal otel çalışanlarının sıcak gülüşü Antalya’nın sıcaklığına +2 derece daha kattı. “Buyurun bir şeyler ikram edelim “ yaklaşımına sabah The Marmara otelin ikinci katından hazırlıklıydım ;yüzü hiçte yabancı gelmeyen bu ses sahibine yok sağ olun diyecekken ,bizde az çok gözden vücut dilinden anlarız bakışıyla gelip kulağıma doğru bizim ikramımız dedi. Açık sözlüyümdür.Dedim “ sabahta öyle dediler ama cüzdandan beş ytl’e eksildi” Burası bizim stantımız dedi. Ve ikramda kusur etmediler.Ne garip; tütsü kokuları,kahve,şarap ikramlarının arasında Heybeli Adada bulunduğum bir dönemde,Deniz Lisesi Komutanlığı kütüphanesinden alıp tüm ciltlerini heyecanla okuduğum ,Evliya Celebi’nin Seyahatnamesinin satırlarının arasında hissettim kendimi.Sanırım o siyah önlüğüyle yakasındaki ejderhadan güç alan güler yüzlü insanında bunda bir rolü oldu.Ah sevgiye muhtaç benliğimiz bu yönden doyuruldukça sıcak suların enseden dökülüşü halleriyle kendiyle oynaşması.Spa wellness haline girmiştim hoş bir davranış sergilenişiyle .
Kongre için salonun açılmasıyla yerlerimize geçtik.Kongre programı açıldı ve soğuk duş etkisi işte o an başladı.Bir anlamda kandırılmıştık .Bize kongre programıyla spa wellness eğitim programı çakışmayacak denmiş (ısrarla sormamıza rağmen) ve verdikleri programda da çakışmıyor gözükmesine rağmen şimdi öğreniyorduk ki hem de ne çakışıyor.İtirazlar havada kaldı bu yoğunlukta nasıl çakışılmaz ki dendi bir mazeretmiş gibi yani aylar öncesinden yapılan ön hazırlıkları yadsıyarak. Yüz ytl fazla ödemiştik kaba hesapla ve bunu ben gibi kendine sorun edinen onlarca insanla sorunu yansıtacak sorumlu aradık bulmak ne mümkün bulduklarımızda bizden bir fazla yetkiye sahip değildi.Onlarda okullarından alınıp gelmiş öğrencilerdi.Saf iyi yürekli bir şeyler yapma çabasında idealist vs…
Yürüyerek Lara Hakan Pansiyona döndüm.Üstümde Falezlerden gelen denizin kokusu. Sabah daha iyi olacak dedim kendi kendime, bir film seyrettim , msn den içinde bulunduğum durumu arkadaşlarla paylaştım.Yataktaydım zaten ışığı kapattım, uyudum.
18 Ocak 2008 : 08:00 geç kalmaları sevmediğimden erken uyanırım, hep bir telaş yaşamda bir yerlere geç kalacağım düşüncesiyle yaşarım, bugünde farklı olmadı. Sabah altıda kalkıp diz üstü bilgisayarımı açtım internetten gazeteleri okudum, tv den sabah haberlerini seyrettim vs. İşte sekizde aşağıdayım . Kemal Bey Kahvaltı tepsisi elinde “beraber yapalım ”diyerek yazıhanesinde karşıladı beni çay, kahvaltı derken kongre başlangıç saati yanaşıyordu.Kalktım Kongreye gittim.
Devamı
Geri
Yorum (1)
Yorum yaz!
Ocak 21, 2008 ·
Spa Wellness Antalya
Uzun zamandır yolculuklarımı yazmayı ihmal ettiğimi bir arkadaşımın anımsatmasıyla fark ettim;iyide ben bu sürede hiç mi seyahate gitmemiştim.
Gitmiştim.Sadece gitmişliklerimi yazıya aktarmamıştım yada daha doğrusu ile kendime saklamışlığımı sanırım devam kılıyordum.
Spa wellness 1. ulusal kongresi için Antalya’ya gitmek için Haymana’dan yola çıktım .Gene otelden paramı alamamıştım harçlıksız yol günlerim başlıyordu.
Ah benim 17 yaş sancılarım ; 6 arkadaşla Ankara dan yola çıkıp güney sahillerini otostopla dolaşmışlıklarımı cebime koyup,cep harçlıksınız yola çıkmalara hayıflanmalarımı ise cüzdanıma sığıştırdım yola düştüm.
Evimizin yanındaki metro otobüs yazıhanesine gittim son kalan param üzerinden pazarlık yapıp gidiş biletimi (30 ytl) aldım.Nasılsa orda bir şekilde birilerine masaj yapar dönüş paramı ayarlarım diye düşünmüştüm olmadı otostop çekecektim .Amaç eğitim olduktan sonra gerisi teferruattı.Kalma sorunumu da Kongrenin olacağı The Marmara yakınlarındaki falezlerde çadırda halletmeyi düşündüm.
Eve geldiğimde her şeyi her zamanki gibi sezinleyen annem cebime 150 ytl sıkıştırdı.Uyku tulumum ve çadırım bu durumda sırt çantama fazla yük olacaktı. Çıkardım.
Her uzun yolculuğa çıktığımdaki genel hazırlık olarak nolur nolmazların hesabı olan peksimet tarzı izcilikte hayati idame eğitimlerinde öğrendiğimiz tarz malzemelerimi de çantama sıkıştırıp (çok mu abartmıştım bilmiyorum hala) Aşti’ye gittim.Hayret kız kardeşim bugün ben demeden kendi teklif etti “ Abi ben seni bırakırım ”.
Son model bir otobüsle iyi bir sürüşle saat 07:00’de Antalya’ya vardık birde genzimde kalan bu izmarit tadı olmasa. Sigarayı sürücü içmiş kokusu bize kalmıştı.Sadece sürücüler için özel cam kabinler olsa ,orda içerek gitseleri düşündüm.Yasaklama mantığını sevmeyen olarak hem bizde pasif içicilik terbiyesizliği yapmazdık.İnsan oğlu geliştikçe ne çok şımarık ne çoklar ister hale geliyoru da düşündüm “terbiyesiz,şımarık” bile dedim kendim kendime önceden beni okuyan arkadaşlarım bilir ;derim.
Servisler Antalya’da Ankara da olduğu gibi ulaşım ücretleri birilerine peşkeş çekilmemek için kaldırılmamıştı ve bende Lara’da ki The Marmara otelin yanına kadar gidebildim. Otele en erken gelenlerden olmalıyım ki resepsiyondaki arkadaşların uykulu gözlerine geceden çöken şişlikler inmemişti daha bana 2. kata inmem söylendi.Şaşırmayın burada 6. kata da iniyorsunuz.Lobi 7. katta.Daha henüz organizasyon yetkilileri lobide olmadığından kongre yaka kartımı ve çantamı veremeyeceklerini söylediler 2. katta bekleyebilirmişim.
2. Kata indim koca bir hangar düşünün ama lokanta olarak önünde büyük bir havuz ilerisinde falezler ve deniz.Herkes kahvaltı ediyordu bende havuzu rahat göreceğim bir yere oturup diz üstü bilgisayarımdan Ankara da ki arkadaşlara mailler atıp gazete okumaya ve beklemeye başladım.
“kahve “
“neden olmasın” dedim .Konukseverliklerine hayran olmuşluğum ancak 15 dakika sürdü. 5 ytl aldılar ısmarladıkları kahveden .Gene utandım kendi halimden.Hümanist hallerimin kendini utandırışı yok mu?
Gelmişlerdir artıkla birlikte 7. kata lobiye çıktım (eksi yoktu asansörde bunu sevdim optimist bir otel diye düşündüm gene pesimistliğimi birden üstümden sıyırıp 7. kattan 2. kata atarak).
09:30 kayıt için olması gereken yerde şirin kısa boylu biri vardı “öğlen saat 13 de kayıtlar başlayacak” dedi iyi o zaman bende kendime bir pansiyon bulayım dedim .
Çevre deki pansiyonları gezerken (diğerlerindeki gördüğüm manzaraları verdikleri ücretlere ilişkin vs uzun,uzun anlatımda bulunmayacağım bunlar benim içimin kanayan yarası olarak kalsın ama fiyatlar kısaca 10 ytl ile 40 ytl arasıydı) Kemal beyle karşılaştım.Odaya bakmama gerek yoktu gözlerine baktım ve odayı tuttum . Lara Hakan Pansiyon birçok dört yıldızlı otelde olmayan hizmet anlayışıyla ve kalitesiyle beni şaşırttı.3 gece için 90 ytl peşin ödeyip odama çıktım.Odada tv,buzdolabı,klima,sıcak su,tüp,ocak ihtiyaçları karşılayabileceğim hepsi vardı ve ücrete dahildi. Ankara dan iyi bilirim bir çok 4 yıldızlı otelde ve alt yıldızlılarda bunlar yoktur yada ekstra olarak geçer.
İstanbul da kaçırdığım otel ekipmanları fuarının bir benzerinin burada Antalya Expo Center Fuar alanında olduğunu duyunca önce kaydımı yaptırıp ardından kongrenin açılışına kadar fuara katılmaya karar verdim.Nede olsa açılış 17 deydi.
Otele gittiğimde ben gibi toplanmış insanlara kayıtlar açılış anında yapılacak denildiğini duydum daha fazla sabrımı zorlamaya gerek yoktu .Fuara gittim.
Bu kadar fikri zenginliği bir arada görmek çok hoşuma gitti ama sektör elemanları , ürün sahipleri, herkes nerdeyse iş yoklardaydı.Ben ürünlere baktım.
Otellere ne kadarda çok şey gerekiyormuş meğer .Ah şu da olsa diye düşündüğüm bazı şeylerin kendisinin benim buluşum olmadığını yüzyıllardır kullanıldığını görmek ise dehşete düşürdü beni.Tanrım(lar) demek ki ben dahi değilmişim.Bilişim sektörünün bir eski en(m)ekçisi olarak sektörün gereklerini Internet babadan takip etme çabama rağmen gene de kapının ardındakilerle yetinen pozisyonunda bulmak kendimi ah ne utanç.İşte o kendine kızan adam hallerindeyim.
16:00 pansiyona gelip Fuardan Haymana da ki arkadaşlara götürmek üzere aldığı dergileri odama bırakıp Kongre merkezine yöneldim.
16:30 kapıdaki izdihama bakılırsa kayıtlar yapılıyor.Yaka kartımı ve çantamı aldım.
Ve dehşet dakikaları başladı…
Devamı
Yorum (1)
Yorum yaz!
Temmuz 4, 2007 ·
(CROW)
BEKLENEN YAŞAM
“ebeden”;
1940’lardan kalma resimli yeni lügat ‘a elimi atıyorum beni karşılıyor “ebeden” sözcüğü .Nerdeyse 1940 dan beri beni bekler gibi öyle coşkulu ve bir o kadarda hüzünlü .Bugünlerde aradığım dostlarımın ismi gibi birden karşıma çıktı ve merhaba ebeden dedi.Ebeden sürecek bir yalnızlık,dostluk,kuşku,burukluk ; sıfatını taşıdıkca anlamını kaydıran sözcük olmak ebeden kaderi ebedenin…
“eytişim”;
yetim bırakılma arzusunu da taşıyan ,doğru bildiğinin peşinden gitme sevdası olarak dillendirsek ebeden bize minnettar mı kalırdı, yoksa küs yapısıyla kendi peşine eytişimlenir miydi? Belki de her ikisi.
Bir diğerini kendine muhtaç bırakmadan ve sadece kendin istedin diye diğerini yaşatma sevdasını sürmek ve bunun içinden sıyrılıp gelmek ,koca bir boşluğun içinde boşluğun ispatının çabasında eytişimlenmek.
“sen”;
beyazlıkların dağdan uzakta baraja dönüşmüş nehir yataklarına kaçışını yakalamak için akan suların izinden açan çiçeklerin pembesine ,eflatununa,sarısına bulanmış yüreğini dinlendireceğin bir çam gölgesi bile kalmamış yurdumun dağlarında ben seni sen beni ararken gözlerini görmek :unutulmuş bir hüznü yufka ekmeğiyle katık etmeye benzer.
“Yeni,yeni sevdaların çiçeği misin” soru işaretini konuk etmeyecek kadar yanıtlı bir şarkı çalarken hüzünlü bir eşlik kendini itiraf değimli.Oysa her yaşam inkara yönelik yaşanırmış.
“Kale”;
kendini hapsettiğin savunmaların kenti ,kuşatılmış korunaklığımız,dışarıda bıraktığımız sürgünlüğümüz içinde tutuldukça duvarlarına bulayıp bir yokoluş çizgisinde yosunlanan rutubet kokularımız.Tenimizin yitimi.Çığlıklara buladığımız kapıları kırma arzusu.Dışarısıyla içerisi arasındaki farkı ortadan kaldıran duvarlar.
İçerde attığın çığlığın duvarlardan sana ulaşan yankısı mıydı farkındalık; sana değil korkunaydı katkısı.Kendi çığlıklarımızın yabancısı kılınmışken duvarlar sesimizi örtebilir miydi.Farkında olmak farklılığımızı yaratıyordu bir tek.
“Karga”(crow);
Yıllara meydan okuyan kendi başına durma çabanı ; sarp kayaların başında bir uçuşla sana yetişebilirim düşü kurmanı : kavak dallarının arasında yakalandığı rüzgara yenilip düşeni bekleyen sevda kuşunun emeline erdiğinde oluşan gözlerindeki parlaklığı , bir kez daha görme çabanı ;sevdaya değil de, neye yormalı.
“Crow”;
gecenin rengine bürülü pelerini kanat eylemiş bedeniyle, konukluğumun korkulu düşleri.Yaşamdan çekilmek üzere olan elimin tarla izlerine karışmış görüntüsünce uzanan karga uçuşu yitimi.Bir sesle tüm unutulmuşluklarımızı kendine toplayabilir mi?
Uzak zaman kalelerine kendini konuk eden dostlarımın bedenlerinden kalanlar benimi çağırıyor yoksa.Yoksa yoksunluğumuzun konuk kıldığı ağacımız mı.
Ne kadar az kaldılar oysa.
Her sevdanın bir ağacı olsa sevdasızlık ne kadar çok olurdu sevda başına düşen ağaç oranı gün geçtikce azalıyor.Biz kendi ağacımızı düşlerimizde büyütmüştük.Ondan bu kadar gür ve bize ait oluşu.Belki de ondan dallarında korunaklı karga yavruları.
Ve bundan üç yıl önce hasta yatağından doğrulup öykümüze konuk olanın cümlesinin tekrarı gibi yaşam:”hadi sen devam et”…
Belkide sana özel not sadece "hadi sen devam et"
www.gurayyalincak.com burayıda ziyaret edin bilgilenin !
Nisan 5, 2007 ·
Suya atlarken Sağ elimle maske ve regülatörü tutup atlarım, Nesem'in “büyük bir adım hadi” si kulağımda olarak. Sığ bir derinlikti ki dalışa geçmeden paletimin ucu dipteki keskin nesnelere değiyordu.
İndiğimizde dipmetrede 2 ile 3 metre arasını gösterdi dalış süremiz boyunca. Ayağıma değen şeyleri merak ederken bir yandan da badimi kaybetmemeye çalışıyordum; nede olsa Hakan tarafından ona zimmetlenmiştim kimseyi zor durumda bırakmamak gerekirdi. Görüşün yer yer 10 cm ye düştüğü anlarda bu epey zor oluyordu. Çoğu zaman maskeme değen paleti bile görmekte zorlandığım oldu. Miyop olmamın etkisi mi acaba?
Yüzlerce kırılmış su damacanaları zeminde kesmeyi bekler yatıyorlardı; ayağımın konuk olduğu nesneleri anlamıştım.
Su altında bulduğumuz yabancı nesneleri koyacağımız fileyi taşıyan diğer iki arkadaşı bir göz kırpış anında yitirdik ve badimle onları bulmak için dolaşırken iskele altında bulduğum silahın balıklarca kullanılmadığını bilmek rahatlamamı sağladı.
İskele altında döndüğümüz köşe sayısını anımsamıyorum ama iskelenin orta ayağından geçince beyaz çimento torbalarının biraz ilerisinde inşaat demirleriyle bitişik büyük bir plastik torba var onun hemen bitiminde başlayan cam kırıklarını toplar bulduk arkadaşları.
Suya yabancı ne varsa elimize geçen torbaya doldurup yukarı çıktık.

Ardından tekrar daldık halı, kilim, muşamba, depozitosu ödenmiş ama geri verilmemiş şişeler, pet şişeler, teneke bira kutuları, dart, bir gece konduyu bir geceye kalmadan konduracak inşaat malzemeleri… Şantiyedeydik sanki denizin altında değil; İskele üstünden “usta harç doldur”,”abi iki kat daha çıksak mı kaçak maçak” diyenler eksikti bir.
Araba lastiklerinin her boyunu görmek Haliçten alışık olduğumdan pek yabancı gelmemişti. Ama burası Büyükada’ydı nasıl ulaşmıştı bunlar? (Sonradan Teknemizin kaptanıyla sohbet edince anladık tekneler iskeleye yanaşırken zarar vermesin diye teknenin yanlarına bağlanan bu lastikler ipleri kesilince dibi boyluyor ve doğaya zarar vermek için zemine yerleşiyordu)

180 bar havayla dalmış 110 barını bitirmiştim.50 dakikalık dalış ve kilimlerle 3 tekerleği çıkarmak için harcadığım efora bakınca epey az geliyor şimdi.
Bir markette reyonlar arasında dolaşmadan farkı olmayan İskeleyi elimizden geldiğince temizleyip kaderiyle baş başa bırakıp yukarı çıktık.
Sudan çıktığımızda daha suyu kaçmamış kulağıma ulaşan “Yuh abi ya Türk Bayrağını da atmışlar” a şaşkın kalan bünyemin verdiği tepkiden olsa gerek ,açık kalan ağzım epey su geçişine izin verdi ;tuzlu ve acıydı su. Bulunduğu mekânı koruyamayan, kirleten, gözden ırak olunca yitti sanılanın algısı içindeki adalının bilinç düzeyi “harikaydı”.
Bir Pazar temizliği daha bitmişti. Ankara dönüş keyfi yaşamak için ayrılınan kent beni özlemişti.
Döndüm.
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Nisan 5, 2007 ·
Soğuktu İstanbul; deniz kendini içe çekmiş ısınmaya çalışıyordu. Bizim gibi kargaların kahvaltısını takip eden biri yanaştı, ilk kez o zaman gördüm “sanayi dalgıcı”nı: Ezgi Bayar (iğrenç soyadı esprileri vardır ya çocukluğumuzdan beri bizi takip eden )soyadına aykırı bir yapısı vardı bunu suyun altında badi olarak daldığımızda da anlayacaktım. Üşümemek için yoğa dâhil, aklımıza gelen her türlü şeyi yaptık. Üşüdük.
“Büyükada da bugün (23 Nisan 2006) Ayayorgi günü nedeniyle yüz bin insan var” dedi belediye başkanı, biz tüpleri motordan indirirken arkadan gelen bir başka bottan iskeleye çıkarken.

“Başka gelecek arkadaşlar var “ dendiğinde anlaşılması gerekeni anlamış ve en azından üşüme olayına-ki bir olaysa bu son vermek için sahildeki bahçelere hücum ettik.100.000 insan gelmişti ama sahildeki çay bahçesi diye oturduğumuz yerin elektrikli çay makinesi bozuktu. Sonradan fark ettik orası çay bahçesi de değildi.
Soğuk bizi yanıltmıştı: birahanedeydik. Bir Çay 3 YTL olur mu ya? yı kurarken cümle olarak cüzdanımızdan da parası çıkıyordu. Demek ki üşüyünce zihin geç çalışıyor. İçmeden önce fiyat sormak akıl edilemiyor.
Dalış hazırlıklarını yaptıktan sonra numune almak ve keşif için dalan arkadaşların ardından badiler belirlenip gerekli kısa bir bilgilendirme sonrası dalışa başlamak için suya girmeden önce süper haberi aldık suyun sıcaklığı 13 derece. Harikaydı bu. Sabah sekiz derece söylentileri vardı ve biz nerdeyse “niye geldim İstanbul’a” türküsü söylemeye hazırlanıyorduk. Gerçi konuşmalarda “biz ki şubatta Fethiye ye dalmış adamız”,”sanayi dalgıcı üşümez”,”ohooo! Çirozlar düşünsün, bendeki yağı ben badimle bile paylaşırım “ ları kurarken bir yandan da acaba Gürkan’a ayıp olur mu şimdi elbisesini ısıtmaya çalışırken vs de düşünmüyor değildim. Ama başka yol yoktu bu dalış elbisesi bir biçimde ısıtılacaktı.Gerek kalmaması ne güzeldi
Badi kontrol yaptıktan sonra dibe doğru inişe başladık… eeee başladık ta daha kafam yukardayken paletin ucu altta bir şeye değiyordu. Bazen olur altta sizden önce dalan varsa onunla temas kurmuş olabilirsiniz de bu öyle bir şeyde değildi…
Nisan 5, 2007 ·
23 Nisan 2006 Pazar günü Sualtı Temizlik ve Bilinçlendirme Hareketinin Büyükada Etkinliğinin olduğunu duyunca dedim gitmeliyim. Genelde de kendime kurduğum” gitmeli/ yi- miyim ”li cümlelerimin akıbeti hep gitmelerimle sonuçlanır bu seferde ayağım beni gecenin bir yarısı DMO’daki mesaiden sonra geç bir saatte Gara taşıdı. “Uzun bir zaman önce “ diye başlayan trene ilişkin anılarımdan sıkılmıştım sanırım ki ayaklarım artık düşün hareket et komutuna uymadan içgüdüsel olarak gelmişti buraya.
İlk gişede ki bayanın hoşluğuna yenik düşmüş oraya yönelmiştim ki aynı hatayı iki kişinin daha yaptığını algıladım.
“İstanbul / Haydarpaşa” dedim
“30 YTL, yataklı”
Benim gibi pulman sevdalısı bir adama yataklı teklifi hoş durmayacaktı kaldı ki bir numara büyüktür bedenimde yataklı kısmı. Öylede ifade ettim. Hayır dedi maalesef yerimiz yok. Bi daha baksanız dedim bu tür ısrar eden insanlardan olma gayretini bende kendimden sakınmadan kullanıp sıradanlaşma hakkımı kullanmak isteyerek: İçimde bir his aniden “bu kız sizleri(ben ve yanımdaki o cazibeye gelen iki kişi) kandırıyor dedi… Okuyucuya not: Bazen der aldırış etmeyin siz ona bazıları sezgi bazıları da başka türlü dikkat çek diyor ya J.
Benim sigarasız bölüm ve pulman ısrarım karşısında “cazibesine yanılıp gişeye yanaşanları bir yerlere yollayan gişe görevlisi” “30 kişilik boş bir yerimiz var ama size yer veremeyiz çünkü özürlüler için ayrılmış bir vagon bu “dedi.
“nasıl yani “demişim diyorum çünkü kız hala bişiler anlatıyordu sanırım bu dememin dışında da bir şeyler demişim ki. Kız bana dönüp “lütfen yan gişeye geçin orda ki arkadaşla halledin sorunu benim yetkim yok “dedi.
Yan gişeye geçip aynı sohbeti etmeme gerek kalmadan zeki bir ışıltılı göz ama çaresiz /haliçten ne çıktıysa yedik bildik bakışını görünce ses tonumu değiştirip kibarlaştım. Bunu da bazen yaparım doğa vergisi bişi. Nadir olur ama olur.
30 kişilik boş vagonun bir tek müşterisi veya yer ayırtanı yoktu ve bu zeki ve aynı zamanda da haliçten çıkanları benle paylaşma sevdalısı genç müdürüne telefon edip.”30 kişilik pulman bir vagon boş ve beyefendi ısrarla ki bence de haklı olarak ( ki harika bir yorumdu ) buradan yer istiyor. İstanbul’a kadar bu vagon boş mu kalacak versek yer “dedi. Ama bu konuşma on dakika sürdükten sonra bana dönüp “maalesef” dedi. Der.
Bana örtülü-yataklı bölümü önerdi dört kişilik yataklı bir kompartıman ki bu “cazibesine yanılıp gişeye yanaşanları bir yerlere yollayan gişe görevlisi ”kızın önerdiğiyle aynıydı. Bir farkla fiyat 26 YTL olmuştu. İnanılmaz fiyat farkı iki gişe arasında 4 YTL’lik fark vardı. Evet, harikasınız hislerim benim. İstanbul yolunda güzel başlangıç.
2 Nolu perona geçip treni bekledim “Kara Tren Gecikir Belki Hiç Gelmez Dağlarda Salınır Da Derdimi Bilmez” mırıltılarım eşliğinde. YOL filminden bir sahnenin içindeydim o an. Tren geldi de Fransa’ya iltica etmekten kurtuldum.
Ve neden ben pulman diye tutturmuşum ki anlamak imkânsız. Devlet demir yolları (hızlı tren komedisi hariç) kesinlikle hizmette sınır tanımıyorlardı ya da sınırlarını güzel belirlemişlerdi. Güzel gülüşlü iki genç kondüktör geldi biri biletlerimizi incelerken bir diğeri naylon torbalar içinde ütülenmiş temiz çarşaf, yastık yüzü ve pikelerimizle yastıklarımızı verdi. AOÇ’a vardığımda uykuya yenilmiştim bile. Bir ara gözümü açtığımda diğer yoldaşlarımın olmadığını gördüm biri Sakarya bir diğeri de İzmit’te işlerinin başına doğru yönelmek üzere inmişti. Eskişehir’den binmesini beklediğimiz yolcu ile ben kalmıştık. Pendik’e geldiğinde tren oturdum ve iyotun, tren raylarının kenarındaki otların kokusunu İstanbul un huzursuzluğunu içime çektim.
Haydarpaşa’dan nedense hep bir kamera eşliğinde ön merdivenlerden ineceğimi hayal eder ama şöhretin kendi tutsak alıp yaşam alanlarını daralttığı için, maskesiyle kendine alan yaratan pozuna bürünür motor iskelesi tarafındaki yan kapıdan ayaklarımın ucunda” bugünde yakalanmadım” edasıyla kaçarım.
Öylede yaptım.
Gürkan (badim)’ la Capitol de Sir Winston Amcanın :) çay bahçesinde buluştuk. İkinci Katta hoş bir yerdi üstümüze sarkan papatyaları seyrederek yudumladık çayımızı.
Yanımızda, sohbetimize azık bir dostla !
Gürkan’ın dalış için getirdiği elbiseleri bir an önce “denize” diye bağırıyorken birde dondurmalı keşküllerimizi yiyelim dedik ve Sir amcanın çay bahçesinden yüksek müsaadeleriyle ayrılıp alt kattaki süt çiftliğine gittik.
Burada öğrendim Gürkan’ın “Empati şarküteri”sinin varlığını. Şarküteri zincirleriyle dünyaya yayılmaya çalışan benim harika dostumu bırakıp İstanbul caddelerinde Büyükada’nın temizliğine yöneldim. Nasılsa almıştım dalış elbiselerini.
Sabah erken gidince sanki tüm denizin pislikleri “hoş geldin sen zahmet etme biz yukarı zıplarız “diyeceklermiş gibi daha kargalar (crow) kahvaltılarını etmeden yetiştim “Deniz Lisesi Komutanlığı/ Maltepe askeri iskelesine “ yanım da yeğenim ve ablamı sürükleyerek. Her zaman olduğu gibi martılar iskelelere tünemişlerdi. Sabahın ayazını atlatmaya çalışıyorlardı.
Nisan 4, 2007 ·
EEE ! NEREDE BU ZAMAN DENİLEN
01.01.2006 Sayılarla başlayan yıl oldu 2006.Sıfırı bol bir ceple girince; en azından benden bu sıfatı kazandı.Yada yaftası bol olacak benimle geçireceği 365 gün 6 saat boyunca.İnce hesap yapmadım genellemeden yola çıkarak zamanladım kendisini,umarım gocunma özrü yoktur. Yarı yolda bırakılmada var!
06.01.2006 Aha! bugün yarım gün çalışacak mışız.İyi de ne zaman tam gün çalıştık ki: gün 24 saat; ve sabah altı işe gitmek için yataktan kalkış,servise doğru yola çıkmak için merdivenden inerken kapıyı arkamdan kapatan babamın kapı tokmağına uzanan elini görmem için geriye dönüş saat 07:00, servis- "merhaba" demeyince küslerin sayısı gittikce artan araça biniş ve ankaranın en güzel semtlerinde 1bir saate varan turla birlikte Bilkente varış.İlk kahve bazen evde kaçırılan kahvaltının bir çörekle yakalanışı iş ve sonu 18:00,geri "iyi akşamlar"ı bol bir servis yolculuğu ve evde merdivenleri çıkarken kapıyı açacak anahtarın cepten çıkarılışı saat 19:15.eeee!nerde 24 saat çalışma.İş için harcanan zaman 13 saat yaklaşık olarak.Yani biz yarım iş günü çalışmış olacağız, yarım gün çalışmıyacağız değil...
06.01.2006 12:30 Servis saati geçiyor mu acele koş ve bir tatile daha başla 5 gün 4 saat 30 dakika iş saatinden aşırılmış günleri katarak 9 güne tamamlanan bir tatil.İyide ben bu kadar zaman ne yapacağım ki.Hayır yeni yıla nasıl girersen tüm yıl öyle evam eder söylamini daha ilk ay içinden doğrulamak gerekirmiş gibi bir durum içinde olmasam yapacak o kadar çok şey var ki.Ama bunu düşünmek için daha dokuz günüm var şimdi eve gideyim de.
09.01.2006 Kardeşim arabasıyla ben yaya olarak AŞTİ'ye doğru yola çıktık adı konmamış ve kararlaştırılmamış" hadi bakalım kim erken varacak"bu.Bir saat 45 dakika sonra 16:30 varışlı Kamil Koç İstanbul Otobüsünden tam inerken Erenle ablamı karşıladığımda Kardeşim daha gelememişti.Boşalan Ankara trafiğinde olan tek kaza onun yolunu tıkamıştı ve biz eve
vardığımızdan 10 dk sonra yolun açıldığını bidirdi.5 dk.sonra da evdeydi.Evden 5 dk. lık mesafe kadar uzaklaşabilmişti.
10.01.2006 Şeker bayramında kilosunu sırtıma tırmanarak ölçen yeğenim şimdide boy atmış beni geçmişti.Ama onun Ankara tatilini hüsranla sonuçlandıracak Planım hazırdı:Bilgisayarıma yeni oyunlar yüklemiş onu burada mat edecektim.Ankara ya herkes gelebilirdi ama burdan gidişler öyle kolay olmazdı yada olmamalıydı.
10.01.2006 Hezimet bu olmalıydı Vietnam oyununda yenildim.O benden önce "Hill"bölümüne geçti.
11.01.2006 Annemler Mersine doğru yola çıktığında ben azmetmiştim Eren geri geldiğinde yenilecekti.
14.01.2006 17:00 Kapı mı çaldı ne?
14.01.2006 23:00 "Hadi yat dayına uyma sen" ;he he kesin Eren anneannesini önceden ayarlamış olmalı. Beni geçemiyeceğini biliyordum .Sadece basit bir pratik olayıydı bu. Kanlanmış sol göz, uykusuz günler, harcanan zaman ....eee !
16.01.2006 Ben dinlendim mi şimdi.
Tatil ne içindi peki.
Kendini işe sürükleyen bir ayak.
Servis.
Merhabalı oturuş ön koltuğa.
Tatilden geri kuş gribi kaldı galiba hafızamda ; babasının "yeşil kartı yok hastaneye yollamam isterse ölsün"dediği Fatma'nın silüeti ,bide gazetelerde ki "Fatma Özcan'ı kuş gribinden ölüme 'ihmal' getirdi. Fatma Özcan, uzun süre parasızlık nedeniyle tedavi altına alınamadı. Tedavi başladığında herşey artık çok geçti" haber başlıkları
www.gurayyalincak.com ziyaret etmeden geçmeyin
Nisan 4, 2007 ·
BAYRAM :YOLLARDA HARCANAN ZAMANIN KENDİSİDİR
Bayram tatilini fırsat bilip Altınoluk’a yaptığım yolculuğu ve herkesin yaşamında bir kez de olsa sevgiliye dönüş duygusunu yaşamak için ayrıldığı aşk-ı şehir Ankara'ya geri geliş çabamı anlatmalı mıyım?
Yolculuk boyunca tanımadığım yüzlerce insanla 24 metre karelik bir alanda onca paylaşım yaşamışken onlarla oluşan paylaşımı her sabah merhabasını aldığım yüzlerle paylaşmamak olmazdı. ( içinizden bazıları -evet Erdem duydum sen özellikle de- "olurdu,olurdu paylaşma" diyebilirsiniz).
Olmazdı!
Meteksan’dan başlaması gereken yolculuk kardeşimin müsteşarının (ona ne deniyorsa artık) izin almasıyla sekteye uğradı ve kardeşimin izni iptal edildi, öncelik: bürokrasinin egemen olduğu yapılarda, bilindiği gibi bir üste tanınır. Tatil hakkımızda öyleydi (Çok mu siyasi sitem oldu Erdem?).
Altüst olan planların götürüleri sadece plan boyutuyla değil bilet boyutuylada ilgiliydi; ekonomik düşünen orta gelirli Anadolu ailesinin düşüncesini izleyerek biz de tatili ucuza getirip olabilecek en yüksek verimi almak için (hayır fenni yem kullanmadık) plan yapmış ve arabayla gider gelirsek ordanda şu kadar kar ederiz vs. demiştik. Ama bizim bu mikro ekonomik planlarımızdan haberi olmayan bir bürokratın aldığı karar sadece planları mahvetmemiş para sirkülasyonunda da değişime yol açmış otobüs firmalarının tarafını tutmuştu...
28 Ekim 2005:
Yarım gün iznimi almış bir sonraki günleride ekletince hafta sonlarını bir an için piyangodan çıkış hanesine yazmıştım.
AŞTİ’ye koştum ufak sırt çantamla (ama nedense o benim sırtımdan inmedi) ama nafile Altınoluk’a bilet yoktu. "Ba-lı-kesir" demişim ağlamaklı sesle adam acıdı "Var." dedi "Bayram sonuna". İlk defa gitmiyorum AŞTİ’den eve, Ankara’ya dönüşlerim hep otobüsle olduğundan olmalıydı bu; eve vardığımda çantamı atıp köşeye bana en az acı verecek kitabı indirdim kütüphaneden Umberto Eco'nun "Baudolino"sunu. Yatağıma yatmış reiki müzikleri eşliğinde kitabı okurken (kötü bir tercihti kabul ediyorum), İstanbul’dan ablam aradı "gel yeğenlerine sürpriz yap özlediler seni" dedi; benim Altınoluk’a bilet bulamadığımı öğrenince. Belki de Altınoluk’a bilet olsa özlenmiyecektim. Kitaba sardırmıştım, yatak sıcak, müzik dinginliğimi yitirtecek kadar bebattı. Uyudum.
29 Ekim 2005:
Baudolino’nun İstanbul Yerebatan Sarnıcın’da geçtiğini tahmin ettiğim kaçışı mı beni etkiledi yoksa her görüşmemizde beni dünyaya geldiğime pişman eden üstümü başımı paralayan, aşklarını anlatarak bunaltan, okula ilişkin öneriler isteyip önerilerimin hiç birini yapmayan yeğenlerimin özlemi (belki de sadece ablamın sesi - neyse işte o; duygusallaşacak değiliz ya bu yaşa kadar biz neler görmüşüz!) mi ağır bastı nedendir, topladım deprem çantamı – ne de olsa İstanbul'a gidiyordum, AŞTİ'ye geldim ve şanslı günümde olmalıydım "hemen kalkıyor İstanbul" söylem görevlisi çıktı karşıma ve hop, yola çıktık.
Ankara çıkışıyla birlikte yağmur başladı, Bolu dağına tırmanırken karın yağışını izledik, İzmit'te yağmura çevirdi kar ve ben hala Baudolino'yu okuyordum Kartal’a vardığımızda. Kartal'da indim otobüsten, burdan Kadıköy’e servisle gidecekmişiz. Muavine bakıp kendime söylendim "Dur kitabı unutmayayım". Yağmurdan korunmak için yazıhanenin saçağının altında turlarken kitabı okuyayım istedim, yoktu. Unutmuştum, muavine bakıp kendime anımsatırken. "Yarın biz Kadıköy’deki yazıhanemize bıraktırırız" dedi kaptan telefon konuşmamızda.
Kadıköy’de ablamların evine vardığımda artık saat çocukların biralarını içip yatma zamanını (Smirnoff moda sanırım bugünlerde bira yerine) geçmişti - yada ben öyle umuyordum. Sürpriz yapacaktım, geleceğimden haberleri yoktu. Kapıdan girdiğimde (herzaman tedbirliyimdir oysa, kapı arkasını kontrol ederim bir ayağım tam içeri girmeden) hazırlıksız yakalanmıştım ve bunu anladığımda artık geçti, Eren kapının arkasından sırtıma tırmanmıştı bile, "Giderek ağırlaşıyor mu ne?".
30 Ekim 2005:
Yağmur, saçak altındaki tozları, kedilerin yığıldığı çöp sepeterine doğru sürüklemeye devam ediyordu uyandığımda. İstanbul yağmurda bir başka güzel oluyordu anılarımın tozlu (epey tozlu) rafından indirdiğim yaşanmışlık demetine baktığımda. Ama o yıllardan bugüne İstanbul kendine 6 milyon daha katmıştı, yağmur bunu bana kanalizasyon kapaklarına sığmayan yapısıyla öğretti. Kadıköy’e inip kitabı aldım. Islandım.
Altınoluk ilk hedeflediğim yerdi ve bayramda orda olacaktım, Çanakkale'den arkadaşlarım telefon etti "Bize uğramadan geçme" .
Harem’den bileti aldığımda "direk Çanakkale" sesleniş görevlisine başka bir yolcu sordu "Esenlere girecekmiyiz"; "hayır", "direk Çanakkale" dedi,"direk Çanakkale" sesleniş görevlisi.
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü geçerken ben ve yanımda ki yolcu damı aktarılmamış otobüste ıslanmamak için bir arka koltuğa geçmeyi akıl ettiğimizde farkettik ikimizden başka hiçbir yolcunun olmadığını.
Esenler’de otobüs bir apartmana yöneldi ve apartmanın kolonlarının arasından geçerek 3 kat yukarı çıktı. Sanırım vardığımız yer bir köy kahvesiydi ve onlar buraya Esenler Terminali diyordu. "Bir saat sonra hareket" dedi kaptan ve kayboldu.
31 Ekim 2005:
Çanakkale boğazını geçerken "İskelede otobüsten in, biz seni alacağız" dedi uykulu sesiyle Çanakkale’de mantıcıda çalışmayı tercih etmiş ODTÜ mezunu bi garip arkadaşım.
Çanakkale uyanmak üzereydi biz kahvaltı sonrası kahvelerimizi içerken. Çanakkale'ye ineli 2 saat olmuştu ve ben onu sevdiğim şehirler arasına katmıştım. İlk gelişim değildi ama bu sefer bir başka güzeldi...
Brad Pitt'in içinden çıkmasını bekledik Turuva Atı'nın yanında. Filmde bu kadar güzel ve zekice yapılmış izlenimi vermiyordu At; tarihten sürüklenip getirilmiş gibiydi...
01 Kasım 2005:
Varmak için yola çıktınsa mola yerleri de sana gidilecek yeri anımsatıyorsa eğer, gidilmeliydi. Bir saatlik yol kalmıştı artık Altınoluk’a. Çanakkale'den Kaz Dağları’nın kokusu geliyordu.
Öğlen yemeğinin ardından yola çıktığımda: Kendimi Yaşar Kemal'in Bir Ada Hikayesi Dörtlemesinden "Karıncanın su içtiği" romanından bir sayfayı okur gibi bulacağımı düşünmemiştim. Ama işte durmadan inilen bir rampa, orman, yolun sağından bizi izleyen deniz, ormana düşen yağmurun çıkardığı kokular burundan damarlara yayılırken başka nerde olunabilirdi ki?.
02-05 Kasım 2005:
Bayram telaşı, çikolata, deniz, Şahin Deresi, Annem, Babam, komşular, Ankara’ya dönüş bileti aramak ve bulamamak Güre kaplıcaları, sonra tekrar bilet aramak, Edremit, çikolata, deniz, "Ankara’ya bir yer boşaldı, hadiiiiiiii" sesi. Bu ses evet bu ses aşk-ı şehrin uzaktan yolladığı bir merhabaydı sanki. Aldım biletimi. Bekle beni Ankaram...
Sırtımda çantam (zamanında yediğim kaplumbağaların ahımı bu yoksa), ellerimde annemin hazırladığı abartısız 100 kg ağırlığında iki koli: beni değil de kolileri yoluyordu Ankara’ya, belki de ben kolilere tutuşturulmuştum. Otobüs en az benim yaşlarımda, ince, uzun, içi tıklım tıklım dolu bir garip yaratığı andırıyordu.
Bagajı yerleştirirken muavin, farkettim ki diğer yolcularda benle aynı gözle bakıyorlardı, Edremit’e; belki bu son olur diye.
40 numaralı yerime yerleştiğimde yerin iki kişiye verildiğini düşünüp itiraz edecekken, öndeki koltukda oturanın dizlerime sadece kafasını koymuş olduğunu farkettim. "Demek ki sadece samimi gidecektik" ama ayrı koltuklarda. Koltukların bir kaçının bu şekilde olması, "hey yiphuu sadece benim başıma değil başkalarının başınada kötü şeyler geliyor" sevincine (histerisine mi yoksa?) kapılmama yol açtı. Bu ne mutluluktu başkaları da benim çektiğim eziyeti çekeceklerdi. Harika hissediyordum kendimi ta ki koridora minder üstüne de yolcu konana, elinede "biletsiz yolcu yasak kardeşim" denilip bir bilet tutuşturulana kadar. Sanırım arkada dört koltuk olmasına rağmen 6 biletli (kesinlikle biletsiz yolcu taşınmıyordu ve bunu firma prensip edinmişti-harikaydı bu: ilerleyen bir toplum; “keşke herkes bu sorumluluğu duysa” duygumu göz yaşlarımla taçlandırdım) olduğunu unutmadan söylemeliyim. Dışarda yağmur devam ediyordu.
Balıkesir’e yaklaştığımızda ilk gürültü koptu otobüsün altından, 17 Ağustos 1999 depreminde duyduğum gürültüden bir farkı yoktu, koltuklarımızdan fırlamak yerine cenin pozisyonu alma çabamızı buna yoruyorum şimdi. Ön koltuktakiyle daha da samimi olmuştuk, o ön koltuğun altına doğru eğilmiş ben onun sırtına kafamı yaslamıştım. Ama sanırım benim pozisyonumun ceninlerin duruşuyla bir ilgisi yoktu özelliklede ön koltuk karnımdayken. Hayır ben hala heteroseksüeldim ve bunu değiştirme taraftarı da değildim. Arka 6'lı bunu anlamış olmalıydı sadece koridora yığıldılar.
Otobüsün bagajı daha fazla dayanamamış içindekini dışarı çıkarmıştı. Durduk. Bagaj düzeltildi. Bindik.
Ve bu Ankara'ya gelene kadar bir çok kez tekrarlandı ve bizde alışkanlık olmuştu, muavin ve yardımcı kaptan olduğunu (sürücü daha hoş duruyor ama söylem geleneğini bozmayalım) düşündüğüm (ki kaptanımız -13 saatlik yolun sağladığı bir duygu bu "mız"- değişmedi) kişi otobüsten her hangi bir sebeple indiğinde "biz yollarda sürünmekten kurtarılmışlar" da hep birlikte iniyorduk.
06 Kasım 2005:
03:00 Aşti'ye girmedik. "girişte 30 YTL para alıyorlar manyak mıyız abi? zaten ne kazanıyoruz ki?" ye uykudan yastık arayan kafalarımızı sallayarak onay verdik. Ne de olsa görmüştük Ankara'yı ve en azından bu yolculuktan dolayı Altınoluk’a bir daha dönememe riski ortadan kalkmıştı. Samsun Asfaltı’nda otomobiller akarken (anımsamalı bir yaşam mı benimki nedir!) evin karşısında indim; bu iyiydi...
09 Kasım 2005:
Yazı başlangıcında sorduğum soru gene rahatsız ediyor beni, bir tek farkla geçmiş zaman kalıbı kullanılarak "İyide ben bunu neden yazdım ?"
Yaşamın yaz-boz'unda ben de vardım demek için mi?
Yaşam ne ki YAZ - BOZ DEĞİL Mİ?
www.gurayyalincak.com ziyaret etmeden geçme
Eylül 21, 2006 ·
Refleksoloji
Refleksoloji, muhtemelen eski Çin'de akupunkturun geliştiği zamanlarda doğdu. Batı'da bu yüzyılın başına kadar hiç bilinmiyordu. Zamanımızda bir Amerikalı kulak-burun-boğaz doktoru olan Dr.William H. Fitzgerald tarafından yeniden keşfedilmiştir. Fitzgerald, bedeni, ayakta bulunan bazı basınç noktalarını kullanarak tedavi etme ihtimali üzerinde durdu. M.Ö 3000 yıllarında Çinlilerin yaptığı gibi buna "Bölge Terapisi" adını verdi ve bunu akupunkturla beraber kullandı. O, vücudun bazı bölgelerine sıkıca bastırarak veya masaj yaparak oldukça uzakta olan diğer bölgelerinde etki oluşturabileceğini keşfetti. Meslektaşı olan Doktor E. Bowers ise, 1916'da Doktor Fitzgerald tarafından ileri sürülen bu tedaviyi herkese anlatmış ve beraber yaptıkları bazı buluşları 1917 yılında "Bölgesel Terapi" adında bir kitapta toplamıştır.
Doktor Fitzgerald çeşitli kurslar düzenlemiş ve bu teknikleri, uygulamayla ilgilenen kişilere öğretmiştir. Fitzgerald'ın öğrettiklerini 1930'larda geliştirip yalnızca ayak bölgesinde yoğunlaştıran ise, yine bir Amerikalı olan, masöz Eunice Ingham'dır. Yıllarını bu metodun nasıl işe yaradığını anlamaya çalışarak geçiren ve kendine özgü bir masaj tekniği geliştiren Eunice Ingham'a, haklı olarak modern ayak refleksolojisinin annesi de denir. O, ayağı inceleyerek -ayakta hassas bir nokta bulduğunda bu noktayı vücut anatomisi ile eşleştirerek- çok dikkatli bir şekilde ayaktaki alanların vücut organlarıyla olan ilişkisinin haritasını çıkartmıştır. Sonunda ayaklar üzerinde tüm vücudun haritasını oluşturdu. Çalışmaları o kadar başarılı oldu ki, ünü yayıldı ve günümüzde ayak refleksolojisinin kurucusu olarak tanındı. Bugün İngiltere, Belçika ve Fransa'da refleksoloji eğitimi veren okullar kurulmuştur. Bir çok refleksolog, aynı zamanda doğal tedavi şekilleri olan osteopati, homeopati ve kiropratik ile de ilgilidirler.
Refleksoloji nedir?
Tıbbi sözlüklere göre "refleks" kelimesi dış etkilere bağlı olmak üzere istemsiz kas kasılması olarak tanımlanır. Ancak "refleks" kelimesi, bu terapinin içeriğinde, bütün organizmanın, kafanın, boynun ve gövdenin küçük bir ekran gibi görülen ayakta yansıması olarak ele alınır. Refleksoloji, ayaklarda, bedenin tüm bölgelerine, organlarına ve sistemlerine karşılık gelen refleks noktalarına, el ve parmaklarla uygulanan bir baskı tekniğidir. Bu yöntemle bedenin kendi kendini tedavi etme mekanizması harekete geçirilir ve bedende fizyolojik bir rahatlama sağlanır.
Günümüzde hastalıkların büyük bir çoğunluğu strese bağlıdır. Hastalık kişinin düşünce ve davranışlarının direkt sonucudur. Korku, üzüntü, endişe ve benzeri olumsuz duygu ve düşünceler bedende dengesizlikler yaratır. Dengesini yitirmiş beden verimli çalışamamaktadır. İnsan bedeninin verimli çalışması için enerji akımının kesintisiz olması gereklidir. İşte refleksoloji'de ayak noktalarına uygulanan basınçla, o noktalarla bağlantılı olan çeşitli guddeler, organlar ve hücrelerde ve sonuçta tüm bedende, serbest enerji akışı sağlanılır.
Ne için kullanılır?
Refleksoloji, akupunktur gibi fonksiyonel hastalıklarda başarılıdır. Bir enfeksiyonu iyileştirmesi olası değildir ve fıtık, bağırsak düğümlenmesi veya kırık bacak gibi yapısal bozukluklar için yapabileceği hiçbir şey yoktur. Zihinsel ve bedensel stresi azalttığı bilinmektedir. Son derece rahatlatıcı olabilir. Kas gerginliğini azaltır ve bu sayede lenf ve kan dolaşımını yükseltir. Bedenden toksinlerin atılmasını sağlar ve böylelikle vücudun içindeki şifa gücünü harekete geçirir. Refleksologlar, kabız, astım, stres halleri, mesane hastalıkları, başağrılarında, böbrek ve safra taşları gibi çarpıcı durumlarda iyi sonuç alırlar. Özellikle migrende refleksoloji ile iyi sonuç alınabilir ve sinir problemleri de kolayca halledilir.
www.gurayyalincak.com
Nisan 5, 2005 ·

Nisan 5, 2005 ·

Nisan 5, 2005 ·

Nisan 5, 2005 ·

Nisan 5, 2005 ·

Nisan 5, 2000 ·
Günün bıktırıcılığından ve stresinden kaçmakla kurtulamazsınız ,yorgun yakalanırsınız; bizi çağırın gelelim kurtaralım.
GSM:0537 320 94 72 Refleksoloji ile ayağınızdan tüm iç organlarınıza ulaşarak,aromaterapi ile vücudunuzu güzel doğal yağlarla şımartarak,thai ile pasif eğzersiz yaptırarak bunlardan kurtulmanız bu telefonun ucunda evinizin, işterinizin sıcaklığından vazgeçmeden.Dışarının risklerini yaşamadan.Siz Çağırın Biz Gelelim.
www.gurayyalincak.com