Bayram tatilini fırsat bilip Altınoluk’a yaptığım yolculuğu ve herkesin yaşamında bir kez de olsa sevgiliye dönüş duygusunu yaşamak için ayrıldığı aşk-ı şehir Ankara'ya geri geliş çabamı anlatmalı mıyım?
Yolculuk boyunca tanımadığım yüzlerce insanla 24 metre karelik bir alanda onca paylaşım yaşamışken onlarla oluşan paylaşımı her sabah merhabasını aldığım yüzlerle paylaşmamak olmazdı. ( içinizden bazıları -evet Erdem duydum sen özellikle de- "olurdu,olurdu paylaşma" diyebilirsiniz).
Olmazdı!
Meteksan’dan başlaması gereken yolculuk kardeşimin müsteşarının (ona ne deniyorsa artık) izin almasıyla sekteye uğradı ve kardeşimin izni iptal edildi, öncelik: bürokrasinin egemen olduğu yapılarda, bilindiği gibi bir üste tanınır. Tatil hakkımızda öyleydi (Çok mu siyasi sitem oldu Erdem?).
Altüst olan planların götürüleri sadece plan boyutuyla değil bilet boyutuylada ilgiliydi; ekonomik düşünen orta gelirli Anadolu ailesinin düşüncesini izleyerek biz de tatili ucuza getirip olabilecek en yüksek verimi almak için (hayır fenni yem kullanmadık) plan yapmış ve arabayla gider gelirsek ordanda şu kadar kar ederiz vs. demiştik. Ama bizim bu mikro ekonomik planlarımızdan haberi olmayan bir bürokratın aldığı karar sadece planları mahvetmemiş para sirkülasyonunda da değişime yol açmış otobüs firmalarının tarafını tutmuştu...
28 Ekim 2005:
Yarım gün iznimi almış bir sonraki günleride ekletince hafta sonlarını bir an için piyangodan çıkış hanesine yazmıştım.
AŞTİ’ye koştum ufak sırt çantamla (ama nedense o benim sırtımdan inmedi) ama nafile Altınoluk’a bilet yoktu. "Ba-lı-kesir" demişim ağlamaklı sesle adam acıdı "Var." dedi "Bayram sonuna". İlk defa gitmiyorum AŞTİ’den eve, Ankara’ya dönüşlerim hep otobüsle olduğundan olmalıydı bu; eve vardığımda çantamı atıp köşeye bana en az acı verecek kitabı indirdim kütüphaneden Umberto Eco'nun "Baudolino"sunu. Yatağıma yatmış reiki müzikleri eşliğinde kitabı okurken (kötü bir tercihti kabul ediyorum), İstanbul’dan ablam aradı "gel yeğenlerine sürpriz yap özlediler seni" dedi; benim Altınoluk’a bilet bulamadığımı öğrenince. Belki de Altınoluk’a bilet olsa özlenmiyecektim. Kitaba sardırmıştım, yatak sıcak, müzik dinginliğimi yitirtecek kadar bebattı. Uyudum.
29 Ekim 2005:
Baudolino’nun İstanbul Yerebatan Sarnıcın’da geçtiğini tahmin ettiğim kaçışı mı beni etkiledi yoksa her görüşmemizde beni dünyaya geldiğime pişman eden üstümü başımı paralayan, aşklarını anlatarak bunaltan, okula ilişkin öneriler isteyip önerilerimin hiç birini yapmayan yeğenlerimin özlemi (belki de sadece ablamın sesi - neyse işte o; duygusallaşacak değiliz ya bu yaşa kadar biz neler görmüşüz!) mi ağır bastı nedendir, topladım deprem çantamı – ne de olsa İstanbul'a gidiyordum, AŞTİ'ye geldim ve şanslı günümde olmalıydım "hemen kalkıyor İstanbul" söylem görevlisi çıktı karşıma ve hop, yola çıktık.
Ankara çıkışıyla birlikte yağmur başladı, Bolu dağına tırmanırken karın yağışını izledik, İzmit'te yağmura çevirdi kar ve ben hala Baudolino'yu okuyordum Kartal’a vardığımızda. Kartal'da indim otobüsten, burdan Kadıköy’e servisle gidecekmişiz. Muavine bakıp kendime söylendim "Dur kitabı unutmayayım". Yağmurdan korunmak için yazıhanenin saçağının altında turlarken kitabı okuyayım istedim, yoktu. Unutmuştum, muavine bakıp kendime anımsatırken. "Yarın biz Kadıköy’deki yazıhanemize bıraktırırız" dedi kaptan telefon konuşmamızda.
Kadıköy’de ablamların evine vardığımda artık saat çocukların biralarını içip yatma zamanını (Smirnoff moda sanırım bugünlerde bira yerine) geçmişti - yada ben öyle umuyordum. Sürpriz yapacaktım, geleceğimden haberleri yoktu. Kapıdan girdiğimde (herzaman tedbirliyimdir oysa, kapı arkasını kontrol ederim bir ayağım tam içeri girmeden) hazırlıksız yakalanmıştım ve bunu anladığımda artık geçti, Eren kapının arkasından sırtıma tırmanmıştı bile, "Giderek ağırlaşıyor mu ne?".
30 Ekim 2005:
Yağmur, saçak altındaki tozları, kedilerin yığıldığı çöp sepeterine doğru sürüklemeye devam ediyordu uyandığımda. İstanbul yağmurda bir başka güzel oluyordu anılarımın tozlu (epey tozlu) rafından indirdiğim yaşanmışlık demetine baktığımda. Ama o yıllardan bugüne İstanbul kendine 6 milyon daha katmıştı, yağmur bunu bana kanalizasyon kapaklarına sığmayan yapısıyla öğretti. Kadıköy’e inip kitabı aldım. Islandım.
Altınoluk ilk hedeflediğim yerdi ve bayramda orda olacaktım, Çanakkale'den arkadaşlarım telefon etti "Bize uğramadan geçme" .
Harem’den bileti aldığımda "direk Çanakkale" sesleniş görevlisine başka bir yolcu sordu "Esenlere girecekmiyiz"; "hayır", "direk Çanakkale" dedi,"direk Çanakkale" sesleniş görevlisi.
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü geçerken ben ve yanımda ki yolcu damı aktarılmamış otobüste ıslanmamak için bir arka koltuğa geçmeyi akıl ettiğimizde farkettik ikimizden başka hiçbir yolcunun olmadığını.
Esenler’de otobüs bir apartmana yöneldi ve apartmanın kolonlarının arasından geçerek 3 kat yukarı çıktı. Sanırım vardığımız yer bir köy kahvesiydi ve onlar buraya Esenler Terminali diyordu. "Bir saat sonra hareket" dedi kaptan ve kayboldu.
31 Ekim 2005:
Çanakkale boğazını geçerken "İskelede otobüsten in, biz seni alacağız" dedi uykulu sesiyle Çanakkale’de mantıcıda çalışmayı tercih etmiş ODTÜ mezunu bi garip arkadaşım.
Çanakkale uyanmak üzereydi biz kahvaltı sonrası kahvelerimizi içerken. Çanakkale'ye ineli 2 saat olmuştu ve ben onu sevdiğim şehirler arasına katmıştım. İlk gelişim değildi ama bu sefer bir başka güzeldi...
Brad Pitt'in içinden çıkmasını bekledik Turuva Atı'nın yanında. Filmde bu kadar güzel ve zekice yapılmış izlenimi vermiyordu At; tarihten sürüklenip getirilmiş gibiydi...
01 Kasım 2005:
Varmak için yola çıktınsa mola yerleri de sana gidilecek yeri anımsatıyorsa eğer, gidilmeliydi. Bir saatlik yol kalmıştı artık Altınoluk’a. Çanakkale'den Kaz Dağları’nın kokusu geliyordu.
Öğlen yemeğinin ardından yola çıktığımda: Kendimi Yaşar Kemal'in Bir Ada Hikayesi Dörtlemesinden "Karıncanın su içtiği" romanından bir sayfayı okur gibi bulacağımı düşünmemiştim. Ama işte durmadan inilen bir rampa, orman, yolun sağından bizi izleyen deniz, ormana düşen yağmurun çıkardığı kokular burundan damarlara yayılırken başka nerde olunabilirdi ki?.
02-05 Kasım 2005:
Bayram telaşı, çikolata, deniz, Şahin Deresi, Annem, Babam, komşular, Ankara’ya dönüş bileti aramak ve bulamamak Güre kaplıcaları, sonra tekrar bilet aramak, Edremit, çikolata, deniz, "Ankara’ya bir yer boşaldı, hadiiiiiiii" sesi. Bu ses evet bu ses aşk-ı şehrin uzaktan yolladığı bir merhabaydı sanki. Aldım biletimi. Bekle beni Ankaram...
Sırtımda çantam (zamanında yediğim kaplumbağaların ahımı bu yoksa), ellerimde annemin hazırladığı abartısız 100 kg ağırlığında iki koli: beni değil de kolileri yoluyordu Ankara’ya, belki de ben kolilere tutuşturulmuştum. Otobüs en az benim yaşlarımda, ince, uzun, içi tıklım tıklım dolu bir garip yaratığı andırıyordu.
Bagajı yerleştirirken muavin, farkettim ki diğer yolcularda benle aynı gözle bakıyorlardı, Edremit’e; belki bu son olur diye.
40 numaralı yerime yerleştiğimde yerin iki kişiye verildiğini düşünüp itiraz edecekken, öndeki koltukda oturanın dizlerime sadece kafasını koymuş olduğunu farkettim. "Demek ki sadece samimi gidecektik" ama ayrı koltuklarda. Koltukların bir kaçının bu şekilde olması, "hey yiphuu sadece benim başıma değil başkalarının başınada kötü şeyler geliyor" sevincine (histerisine mi yoksa?) kapılmama yol açtı. Bu ne mutluluktu başkaları da benim çektiğim eziyeti çekeceklerdi. Harika hissediyordum kendimi ta ki koridora minder üstüne de yolcu konana, elinede "biletsiz yolcu yasak kardeşim" denilip bir bilet tutuşturulana kadar. Sanırım arkada dört koltuk olmasına rağmen 6 biletli (kesinlikle biletsiz yolcu taşınmıyordu ve bunu firma prensip edinmişti-harikaydı bu: ilerleyen bir toplum; “keşke herkes bu sorumluluğu duysa” duygumu göz yaşlarımla taçlandırdım) olduğunu unutmadan söylemeliyim. Dışarda yağmur devam ediyordu.
Balıkesir’e yaklaştığımızda ilk gürültü koptu otobüsün altından, 17 Ağustos 1999 depreminde duyduğum gürültüden bir farkı yoktu, koltuklarımızdan fırlamak yerine cenin pozisyonu alma çabamızı buna yoruyorum şimdi. Ön koltuktakiyle daha da samimi olmuştuk, o ön koltuğun altına doğru eğilmiş ben onun sırtına kafamı yaslamıştım. Ama sanırım benim pozisyonumun ceninlerin duruşuyla bir ilgisi yoktu özelliklede ön koltuk karnımdayken. Hayır ben hala heteroseksüeldim ve bunu değiştirme taraftarı da değildim. Arka 6'lı bunu anlamış olmalıydı sadece koridora yığıldılar.
Otobüsün bagajı daha fazla dayanamamış içindekini dışarı çıkarmıştı. Durduk. Bagaj düzeltildi. Bindik.
Ve bu Ankara'ya gelene kadar bir çok kez tekrarlandı ve bizde alışkanlık olmuştu, muavin ve yardımcı kaptan olduğunu (sürücü daha hoş duruyor ama söylem geleneğini bozmayalım) düşündüğüm (ki kaptanımız -13 saatlik yolun sağladığı bir duygu bu "mız"- değişmedi) kişi otobüsten her hangi bir sebeple indiğinde "biz yollarda sürünmekten kurtarılmışlar" da hep birlikte iniyorduk.
06 Kasım 2005:
03:00 Aşti'ye girmedik. "girişte 30 YTL para alıyorlar manyak mıyız abi? zaten ne kazanıyoruz ki?" ye uykudan yastık arayan kafalarımızı sallayarak onay verdik. Ne de olsa görmüştük Ankara'yı ve en azından bu yolculuktan dolayı Altınoluk’a bir daha dönememe riski ortadan kalkmıştı. Samsun Asfaltı’nda otomobiller akarken (anımsamalı bir yaşam mı benimki nedir!) evin karşısında indim; bu iyiydi...
09 Kasım 2005:
Yazı başlangıcında sorduğum soru gene rahatsız ediyor beni, bir tek farkla geçmiş zaman kalıbı kullanılarak "İyide ben bunu neden yazdım ?"
Yaşamın yaz-boz'unda ben de vardım demek için mi?
Yaşam ne ki YAZ - BOZ DEĞİL Mİ?
www.gurayyalincak.com ziyaret etmeden geçme